En Hayırlı ve En Şerli Yer …

Abdullah İbn-i Ömer (Radiyallahu Anh) anlatıyor:

“Bir adam Resûlüllah’a (Aleyhisselatü Vesselam) gelerek:

– Ey Allah’ın Resûlü, hangi yer daha hayırlıdır? diye sordu.

Resûlüllah:
– Bilmiyorum (Lâ edrî), dedi.

Adam:
– Pekâla, hangi yer daha kötüdür? diye sorunca,

Resûlüllah, yine:
– Lâ edrî (bilmiyorum) cevabını verdi.

Bir müddet sonra, Cebrail Aleyhisselam geldi. Resûlüllah, kendisine sorulan soruları ona sordu.

Cebrail Aleyhisselam da:
–Bilmiyorum (Lâ edrî) dedi.

Daha sonra, Cenab-ı hak, vahiyle Resûlüllah’a sorulan soruların cevabını şöyle bildirdi:

– En hayırlı yerler, (Allah’a ibadet mekanı olan) mescidlerdir.

En şerli yerler de, (hile ve kandırmanın yapıldığı) çarşı ve pazardır.”

(Kütübü Sitte Muhtasarı)



Bu hadis-i şerifte, bilmediğini itiraf etmenin büyük bir erdem olduğuna da işaret vardır.

ehl-i beyt

Gülgûn UYAR

I. KAVRAM OLARAK EHL-İ BEYT

Zaman içinde Hz. Peygamberin ailesini ifade etmek için Ehl-i beyt, Âl-i Rasûl, Âl-i Muhammed (sav), Itretü’n-Nebî gibi bazı terkibler kullanılmıştır. Bu ifadeler arasında en yaygın olanı ise Ehl-i beyt tâbiridir. Arapça bir söyleyiş olan Ehl-i beyt tamlamasında yer alan “Ehl” kelimesi, lügatte;

1. Bir kişiye nispet edildiğinde onun ailesini, yani eşini, çocuklarını ve yakın akrabalarını ifade eder: Hz. Peygamberin Ehl-i beyti gibi.

2. Bir bölgeye nispet edildiğinde oranın halkını tanımlar: Ehl-i Medîne gibi.

3. Bir kimseye, bir fikre veya bir oluşuma nispet edildiğinde ise inananlar, tâbî olanlar, taraftarlar kastedilir: Ehl-i Sünnet gibi.

4. Ayrıca bir şeyi hak eden, layık olan, ehil olan anlamını taşımaktadır. “Ehl” kelimesiyle müteradif, eş anlamlı kullanılan bir diğer kelime ise “Âl” ifadesidir. “Âl” de aile, akrabalar, hısım, kabile anlamlarını taşır. Ancak “âl” kelimesi soy ve şeref olarak seçkin kişi ve aileler için kullanılmıştır: Âl-i İmrân, Âl-i İbrâhim gibi.

“Beyt” kelimesi ise bilindiği üzere “ev, hâne” anlamını taşır. Bu kelimenin ayrıca “aile” karşılığı da bulunmaktadır.

Araplar “Ehl-i beyt” tamlamasını “ev halkı, yani aile efrâdı, aile bireyleri ve ikinci planda da yakın akrabalar” için kullanmışlardır.

Asr-ı Saâdette Hz. Peygamberin ailesini kastetmek için “ehl-i beyt ve âl-i beyt” tâbirlerinin her ikisi de kullanılmıştır. Asr-ı Saâdetten sonra günümüze uzanan zaman dilimi içinde ise “Ehl-i beyt” ifâdesi mutlak olarak kullanıldığında doğrudan Hz. Peygamberin ailesini ifade eden bir ıstılah hâline gelmiştir. Dili Arapça olmayan Müslümanlar için ise hiçbir karışıklığa yol açmayacak şekilde Ehl-i beyt ve Âl-i beyt denince Hz. Peygamberin ailesi anlaşılır. “Âl” kelimesi ise yaygın olarak “Âl-i Muhammed” şeklinde kullanılmıştır.

HZ. PEYGAMBERİN EHL-İ BEYTİ

Hz. Peygamberin aynı hâneyi paylaştığı ve birlikte hayat sürdüğü ailesinin fertleri, onun ehl-i beytini teşkil ediyordu. Hz. Peygamberin ehl-i beyti ise zamana ve mekâna göre değişiklik gösterse de temelde hanımları, çocukları, torunları ve hem amcasının oğlu hem de damadı olan Hz. Ali’den meydana gelmekteydi.

Hz. Peygamberin ailesini, hanımları ve soyunu teşkil eden evlâdı olarak şu şekilde tavzih etmek mümkündür:

Ezvâc-ı Tâhirât ve Ümmühât-i Mü’minîn olan Hz. Peygamberin Hanımları:

Hz. Peygamberin ilk eşi Hz. Hatice’dir. Bi’setten (peygamberlikten) önce 15, bi’setten sonra 9 yıl olmak üzere Hz. Hatice’nin vefatına kadar 24 yıl devam eden bu evlilikten altı çocukları dünyaya gelmiştir. Hz. Peygamber, Hz. Hatice’nin vefatından sonra Sevde vâlidemizle evlenmiştir.

Hz. Peygamberin diğer hanımlarıyla evlilikleri Hicretten sonra gerçekleşmiştir. Bu hanımlarından sadece Mâriye (r.a.)’den bir çocuğu dünyaya gelmiştir. Hanımlarından sadece Zeyneb bint Huzeyme ve Reyhâne kendisinden önce vefat etmişlerdir. Hz. Hatice dışında Ezvâc-ı Tâhirât’ın hepsi Medîne’de yaşamışlar ve orada vefat etmişlerdir.

Image
Hz. Peygamberin Çocukları, Damatları ve Torunları

Hz. Peygamberin Mekke’de Hz. Hatice’den 4′ü kız 2’si erkek olmak üzere 6 evlâdı dünyaya gelmiştir. Oğulları Kâsım ve Abdullah küçük yaşta vefat etmiş, Mekke’de toprağa verilmişlerdir. Kızları Zeyneb, Rukıyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma Medîne’ye hicret etmişler ve orada vefat etmişlerdir.

Hz. Peygamberin yedinci evlâdı İbrâhim, Medîne’de 7. yılda evlendiği Mâriye el-Kıbtıyye’den dünyaya gelmiş, ancak fazla yaşamamış ve küçük yaşta vefat etmiştir.

Image

Büyük kızı Zeyneb, teyzesinin oğlu Ebü’l-Âs b. Rebî’ ile evlenmiştir. Ebü’l-Âs’ın Müslüman olmaması üzerine ayrılmışlar, Zeyneb hicret etmiş, daha sonra Müslüman olması üzerine tekrar evlenmişlerdir. Bu evlilikten Ümâme ve Ali isimli iki çocukları dünyaya gelmiştir. Ali küçük yaşta vefat etmiş, Ümâme’nin ise yaptığı evliliklerden çocuğu olmamıştır.

Rukıyye ve Ümmü Gülsüm bi’setten önce Hz. Peygamberin amcası Ebû Leheb’in oğulları Utbe ve Uteybe ile nikâhlanmışlardır; ancak İslâmiyet’in zuhûru üzerine Ebû Leheb bu evliliklere son vermiştir. Rukıyye, Mekke döneminde Hz. Osman ile evlenmiş, bu evlilikten Abdullah isimli bir oğulları olmuş, ancak küçük yaşta vefat etmiştir. Rukıyye ise hicretin 2. senesinde Medîne’de vefat etmiştir.

Rukıyye’nin vefatından sonra Hz. Osman, Ümmü Gülsûm ile evlenmiştir. Bu evlilikten çocukları olmamıştır. Ümmü Gülsüm hicrî 9. senede vefat etmiştir.

Hz. Peygamberin küçük kızı Fâtıma Hicretin 2. yılında Hz. Ali b. Ebû Tâlib ile evlenmiş, bu evlilikten Hasan, Hüseyin, Muhsin, Zeyneb ve Ümmü Gülsüm isimli çocukları dünyaya gelmiştir. Muhsin bebek iken vefat etmiş, Zeyneb ve Ümmü Gülsüm’ün ise nesebleri devam etmemiştir.

Image

Görüldüğü gibi Hz. Peygamberin Hz. Fâtıma dışındaki bütün evlâdı kendisinin irtihâlinden önce vefat etmişlerdir. Hz. Fâtıma da babasından 4 veya 6 altı ay sonra O’na kavuşmuştur. Hz. Peygamberin nesli ise ittifakla kabul edildiği üzere torunlarından Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin vasıtasıyla devam etmiştir. Asr-ı Saâdetten sonra Hz. Peygamberin bu nesli Ehl-i beyt olarak anılmışlardır.

Hz. Peygamberin ailesi dışında Ashaptan bazı kişilere, Ehl-i beyt’e dahil olma pâyesi verdiği görülmektedir. Selmân el-Fârisî ve Vâsile b. Eskâ’nın adları bu sahâbe arasında sayılır.

Zaman içerisinde Hz. Peygamberin uygulamalarını farklı yorumlama sonucu ya da mezhep taassubu sebebiyle, Hz. Peygamberin Ehl-i beyt’inin kapsamı konusunda farklı yaklaşımlar ortaya konmuştur. Bu yaklaşımlardan en dar kapsamlı olanına göre Ehl-i beyt, sadece Hz. Peygamberin eşleri’dir. Ehl-i beyt kavramını en geniş ölçekte yorumlayanlar ise bütün Ümmet-i Muhammed’in Ehl-i beyt olduğunu ileri sürerler. Ancak bu görüşler yaygınlık kazanmamıştır.

Ayakkabılarınızı giyerken, önce silkeleyiniz…

Ebu Ümame’den (Radiyallahu Anh.):

– Bir gün, Resûlüllah Aleyhisselatü Vesselam mestlerini ayağına giymek istedi.

Birini giyerken, bir karga yukarıdan sür’atle inip öbür mesti kapıp havaya kaldırdı. Ve başaşağı yere bıraktı.

Mest, havadan yere düşerken, içinden bir yılan yavrusu dışarı fırladı.

Bunun üzerine Allah Resûlü, ashabına şu ikazı yaptılar:

– Ayakkabılarınızı giyerken, önce silkeleyiniz. (Siz bilmeden içine bir canlı girmiş olabilir.)

(Ebu Nuaym)

Diğer bir rivayette, bu olayın çölde cereyan ettiği ve Allah Resûlü’nün, karganın bu hareketi için, “Allah’ın bir lütfu ve ikramı” dediği kaydedilmiştir.

(Beyhakî)

Allah’ı cc. kullarına sevdirin ki …

Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam Buyurdu ki:

“Allah’ı kullarına sevdirin ki, Allah da sizi sevsin.”

(Ramuzu’l Ehadîs)



İnsan, Allah’ı bilmek (Marifetullah) ve onu sevmekle (Muhabbetullah) mükelleftir.

İnsan, kendisi Allah’ı sevdiği gibi, başkalarına da Allah’ı sevdirmeye çalışmalıdır. Bu takdirde o, Allah’ın sevgisini, rızasını kolayca kazanır.

Rivayete göre, Allah Tealâ Davud (a.s)’a:
– Beni kullarıma sevdir, buyurmuştur.

Davud (a.s) da:
– Bunu nasıl yapayım? diye sorunca,

Allah Tealâ ona şu açıklamayı yapmıştır:
– Kendilerine verdiğim nimet ve ihsanlarımı, onlara hatırlat. Çünkü onlar, ancak iyiliklerini gördüklerini severler.

Selamlaşın, tokalaşın, hediyeleşin …

İbn-i Mes’ud’dan (Radiyallahu Anh):

“Allah Resûlü (Aleyhisselatü Vesselam) buyurdu ki:

– El sıkışmak (tokalaşma-musafaha), selamı tamamlar.”

(Tirmizi/İsti’zan 31)

Ata-i Horasanî’den (Radiyallahu Anh):
“Allah Resûlü (Aleyhisselatü Vesselam) buyurdu ki:

– Musafaha yapınız ki, Aranızdaki kırgınlıklar gitsin.

Hediyeleşiniz ki, birbirinize sevgi doğsun. Aranızdaki düşmanlıklar (hoşnutsuzluklar) yok olsun.”

(Muvatta/Hüsnü’l-Hulk 16)

Efendimiz (asm) şunlara beddua etti …

“Resûl-i Ekrem (Aleyhisselatü Vesselam),
kadınlığa özenen erkeklere,
erkekliğe özenen kadınlara,
(ıssız ve tehlikeli yerlerde) yalnız yolculuğa çıkanlara
beddua etti.”

(Ahmed bin Hanbel)



İslâmiyet fıtrat dinidir. Fıtratın değiştirilmesine, hilkatin doğal yapısının bozulmasına karşıdır. Nitekim Rabbimiz, insanı 2 cins olarak yaratmıştır: Kadın ve erkek…

Erkeğin kendine özgü, doğal görev ve nitelikleri vardır. Kadının da, kendine özel hal ve vazifeleri mevcuttur. Her insan, hilkatin kendilerine yüklediği cinsel misyon çizgisinde, fıtratının gereğini ifa ederler.

Kadının erkekliğe özenmesi veya erkeğin kadınlığa meyletmesi, bu fıtrî yapıya zıt düşer. Bir nevi hilkatin değiştirilmeye çalışılması anlamına gelir ki, İslâmiyet bu hale cevaz vermemiştir.

Issız ve tehlikeli yerlerde, emniyet ve güvenin sağlanamadığı alanlarda yalnız başına yolculuğa çıkmakta da, İslâm’ın tedbir ilkesine aykırılık vardır.

Allah’ın en sevdiği dua

Resûl-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam buyurdu ki:

“Allah’ın en sevdiği dua, kulun şöyle demesidir:

– Allahım!
Ümmet-i Muhammedin hepsine, merhametinle muamele eyle.”

(Râmuzu’l-Ehadîs)



Rabbimiz, sadece kendini düşünen, kendi iyiliğini isteyen bencil insanlardan hoşlanmaz.

İslâmiyet îsar dinidir. Yani, kendi nefsine başkasını tercih ahlâkı asıldır. Diğergâmlığı telkin eder.

“Nefsî, nefsî” değil, “Ümmetî, ümmetî” diyen, yani kendinden önce ümmetini düşünen bir Peygamberin yoludur.

Müslüman, İslâm’ın bu ümmetçi, toplumcu ve bütüncü ruhunu idrak ettiği, ferdiyetçilik ve bencillikten, şahsî çıkarcılıktan sıyrıldığı nisbette, Allah’ın rızasına nail olur. Rabbini kendinden hoşnud eder.

KEVSER SÛRESİ

108  KEVSER SÛRESİ

Mekkede nâzil olan bu sûre Kurân-ı Kerîmin vahyin başlangıç döneminde indirilen sûrelerindendir. Kurânın en kısa sûresi olup 3 âyettir. Yüce Allahın, Resulüne lütfettiği feyiz ve bereketi, beşeriyetin gönüllerinde nail olduğu saltanatı beyan eder.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1  Biz gerçekten sana verdik kevser.

2  Sen de Rabbin için namaz kıl ve kurban kesiver.

3  Doğrusu, seni kötüleyendir ebter!

Kevser: Çok hayır demek olup risalet, Kurân, şefaat makamı, ilim gibi hususları da kapsar. Kevser, ayrıca cennette Peygamberimize verilen bir havuz olup onun ümmeti oradan su içecektir.

Kâfirler; Efendimizin maddî, özellikle manevî neslinin kesileceğini, adının sanının unutulacağını bekleyerek böyle söylemişlerdi. Ama her nesilden yüz milyonlarca tâbii, başta Haremeyn-i Şerîfeyndeki mescidler olarak bütün dünyadaki milyonlarca mescidi dolduran müslüman cemaat, bu sûrenin ifade ettiği ilahî bereketin pek çarpıcı bir örneğidir.

FÂTİHA SÛRESİ

1 – FÂTİHA SÛRESİ

Resim

Mekkede, risaletin başlangıcında nâzil olmuş olup 7 âyettir. Tam olarak nâzil olan ilk sûredir. Kur’ân-ı Kerîm’in başlangıcı olduğundan “bir yeri veya bir şeyi açan, başlatan” anlamına Fâtiha adı verilmiştir. Ayrıca yirmi kadar güzel vasfını bildiren başka isimleri de vardır. Mesela: Namazda okunması vacip olduğundan Sûretu’s-salât, Allah Teâla’nın arşının altındaki hazineden indirilip ulvî mânaların hazinesi olduğundan Kenz; başlı başına yeterli olduğundan Vâfiye, Kâfiye; bütün sûrelerin aslı, kökü, tohumu durumunda olduğundan Ümm’ul-Kitab, el-Esas onun isimleri arasındadır. Bu kutlu ve özlü sûre gerçekten Kur’ân-ı Kerîm’in feyizli ve bereketli bir hülasası ve İslâm ibadetinin esasıdır. Kur’ân-ı Kerîm’in ana gayeleri şunlardır.

1. Tevhid, yani Allah’ın birliği

2. Nübüvvet

3. Âhiret

4. İbadet ve adaleti de kapsayarak istikamet

Fâtiha sûresi bu esaslara açıkça delâlet eder.

Bismillâhirrahmânirrahîm

1 – Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla [59,22-24]

2 – Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allâh’adır.

3 – O rahmândır, rahîmdir.

4 – Din gününün, hesap gününün tek hâkimidir. [24,25; 37,53]

Rabbü’l-âlemin sıfatı Kur’ân mesajının evrenselliğini, rahmân ve rahîm sıfatları, Allah’ın kâinatı şenlendiren geniş rahmetini ilan eder.

Sûrenin başında “Bütün övgüler Allah’ındır” şeklinde kapsamlı bir hüküm verildiğinden, âdeta “Niçin?” diye soran aklı tatmin için, zımnen gerekçe teşkil eden bazı ilahî sıfatlar hatırlatılmaktadır. Övgüler Onundur: Çünkü Rabbü’l-âlemîndir bütün varlıkları yaratıp büyüten, varlıkta devam ettirendir. Çünkü rahmândır, rahîmdir: Bu mükemmel kâinatı merhametiyle şenlendiren, güneşleri, ay’ları, topyekün kâinatı bitkilere ve hayvanlara hizmet ettiren, cansızı ve canlısı ile bütün varlıkları da insana hizmet ettiren O’dur ve çünkü, hayat sadece dünya hayatından ibaret değildir. Burada ağır bir emanet yüklenerek, Allah’ın halifesi, vekîli olarak geçici bir süre için görevlendirilen insanın, asıl hayatı ebedî âhiret hayatındadır. İşte Allah âhiretin de tek hükümdarıdır.

5 – (Haydi öyleyse deyiniz): “Yalnız Sana ibadet eder, yalnız senden medet umarız.” [73,9; 6,1; 3,64]

Evreni dikkatle inceleyen her akıl sahibi, böylece aklî delille Rabbine ulaşacağından, sûrenin başından 4. âyete kadar Allah’tan “O” diye bahsederken, bu tefekkürü sonucunda artık âdeta O’nu görüyor hale gelip “Sen” diye hitap etme makamına yükselir: “İbadetim, kulluğum, sevgim yalnız Sana’dır Rabbim! der. Diğer taraftan, Allah müminleri toplum halinde, daha doğrusu topluluk halinde huzurunda görmek istediğinden, dünyadaki bütün müminlerle birlikte ibadetini O’na takdim eder, onlardan güç, kuvvet, dua ve mutluluk alır.

Tarih ve coğrafyasıyla bütün bir insanlığı, hatta bütün âlemleri, dünya ve âhireti, ezelden ebede varlığın tamamını kucaklayan bu kutlu Fatiha, bu sûreyi yücelerden indiren Zatın, bütün âlemleri her tarafıyla aynı anda gören Rabbü’l-âlemin olduğunun önemli bir delilidir. 5. âyet ile kul, Rabbi ile bir akit yapmaktadır. Allah’a ibadet ve teslimiyet gösteren insana O, dünyada yardım ve hidâyeti, âhirette cenneti vermeyi uhdesine alır.

6 – Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet. [4,69]

7 – Nimet ve lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil.

Son âyet doğru yolun somut, gerçekleşmiş şeklini gösterir, mümini geniş düz caddede ilerleyen peygamberlerin nuranî kafilesinin peşine yerleştirir. Örnek ihtiyacını tatmin eder. Fâtiha sûresinin okunması tamamlanınca “öyle olsun, kabul eyle!” mânasına gelen “âmin” denilmesi sünnettir.

NASR SÛRESİ

110 – NASR SÛRESİ

Resim

Medine’de nâzil olan sûre 3 âyettir. Zafer mânasına gelen Nasr sûresi, adını ilk âyetinden almaktadır. Hz. Peygamberin tebliğinin gayesine ulaştığını, dolayısıyla dünyadaki görevinin tamamlanıp yüce dosta (refik-i A’lâya) dönme zamanı geldiğini beyan buyurur.

Fetih yani zaferden maksat Mekkenin fethi olup hicri 8. yılın Ramazan ayında gerçekleşmiştir. 10. yılın Rebiülevvel ayında da Efendimiz âhirete irtihal etmişlerdir. İbn Abbas (r.a) çocuk sayılacak yaşta olmasına rağmen, Hz. Ömer (r.a) onu istişare meclisine çağırır, ashabın büyükleri bunu tuhaf bulurlardı. Bir gün mecliste: “Nasr sûresi hakkında ne dersiniz?” diye sordu. Çeşitli cevaplar verildi. Sonra İbn Abbas’a sordu. “Resûlullahın vazifesinin tamamlanıp ecelinin yaklaştığı bildiriliyor” dedi. Hz. Ömer cevabını takdir edip: “Hâla bu gencin toplantımıza katılmasına itiraz eden var mı?” dedi.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1 – Allah’ın yardım ve zaferi geldiği zaman,

2 – Ve insanların kafile kafile Allah’ın dinine girdiklerini gördüğün zaman,

3 – Rabbine hamd ile tesbih et ve O’ndan af dile.

Çünkü O tevvabdır, tövbeleri çok kabul eder.

Yüce Allah, Peygamberimizi günahtan korumuştur. Onun istiğfar etmesi, insanlara istiğfar etmenin ne kadar gerekli olduğunu ders vermesi, ümmetinin günahları için Allah’tan af dilemesi ve devamlı manevî terakkî halinde olması itibarıyla, son durumuna göre bir önceki makamını eksik bulması ve nadiren daha evlâ olanı terk etmesi yönlerinden olmuştur.

« Daha eski yazılar