İsm-i Azam ve Esma-ül Hüsna Duaları

İsm-i Azam ve Esma-ül Hüsna Duaları


ـ5ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسولُ اللّهِ #: إنَّ للّهِ تِسْعَةً وَتِسْعِينَ اسماً مَنْ حَفِظَهَا دَخَلَ الجَنَّةَ، إنَّ اللّهَ وِتْرٌ يُحِبُّ الوِتْرَ.وفي رواية: »مَنْ أحْصَاهَا)ـ1(«. أخرجه البخارى بهذا اللفظ، ومسلم بدون ذكر الوتر، والترمذى.وزاد فعدها: ]هُوَ اللّهُ الَّذِى َ إلَهَ إَّ هُوَ الرَّحْمنُ الرَّحِيمُ. المَلِكُ. القُدُّوسُ. السََّمُ. المُؤمِنُ. المُهَيْمِنُ. الْعَزِيزُ. الجَبَّارُ. المُتَكَبِّرُ. الخَالِقُ. البَارِئُ. المُصوِّرُ. الغَفَّارُ. الْقَهَّارُ. الوَهَّابُ. الرَّزَّاقُ. الْفَتَّاحُ. الْعَلِيمُ. القَابِضُ. الْبَاسِطُ. الخَافِضُ. الرَّافِعُ. المُعِزُّ. المُذِلُّ. السَّمِيعُ. الْبَصِيرُ. الحَكَمُ. الْعَدْلُ. اللَّطِيفُ. الخَبِيرُ. الحَلِيمُ. العَظِيمُ. الْغَفُورُ. الشَّكُورُ. الْعَلِىُّ. الْكَبِيرُ. الحَفِيظُ. المُقيتُ. الحَسِيبُ. الجَلِيلُ. الكَرِيمُ. الرَّقيبُ. المُجِيبُ. الْوَاسِعُ. الحَكِيمُ. الْوَدُودُ. المَجِيدُ. الْبَاعِثُ. الشَّهِيدُ. الحَقُّ. الْوَكِيلُ. الْقَوِىُّ. المَتِينُ. الْوَلِىُّ. الحَمِيدُ. المُحْصِى. المُبْدِئُ. المُعيدُ. المُحْيِى. المُمِيتُ. الحَىُّ. القَيُّومُ. الوَاجِدُ. المَاجِدُ. الْوَاحِدُ. ا‘حَدُ. الصَّمَدُ. الْقَادِرُ. المُقْتَدِرُ. المُقَدِّمُ. المُؤَخِّرُ. ا‘وَّلُ. اŒخِرُ. الظَّاهِرُ. البَاطِنُ. الوَالِى. المُتَعَالِى. البَرُّ. التَّوَّابُ. المُنْتَقِمُ. الْعَفُوُّ. الرَّءوُفُ. مَالِكُ المُلْكِ. ذُو الجََلِ وَا“كْرَامِ: المُقْسِطُ. الجَامِعُ. الْغَنِىُّ. المُغْنِى. المَانِعُ. الضَّارُّ. النَافِعُ. النُّورُ الهَادِى. الْبَدِيعُ الْبَاقِى. الْوَارِثُ. الرَّشِيدُ. الصَّبُورُ[. ولم يفصل ا‘سماء غير الترمذى .

Hz. bu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlulah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah'ın doksan dokuz ismi vardır. Kim bunları ezberlerse cennete girer. Allah tektir, teki sever."Bir rivâyette: "Kim o isimleri sayarsa cennete girer" buyurmuştur. Buhârî hadisi bu lafızla tahric etmiştir. Müslim'de "tek" kelimesi yoktur. [Buhârî, Daavât 68; Müslim, Zikr 5, (2677); Tirmizî, Daavât 87, (3502).]

Tirmizî’nin rivâyetinde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Allah’ın isimlerini şöyle yazdı:”

O Allah ki O’nda başka ilâh yoktur.
Rahman’dır.
Rahim’dir.
El-Meliku’l-Kuddûsu,
es-Selâmu,
el-Mü’minu,
el-Müheyminu,
el-Azîzu,
el-Cebbâru,
el-Mütekebbiru,
el-Hâliku,
el-Bâriu,
el-Musavviru,
el-Gaffâru,
el-Kahhâru,
el-Vehhâbu,
er-Rezzâku,
el-Fettâhu,
el-Alîmu,
el-Kâbizu,
el-Bâsitu,
el-Hâfidu,
er-Râfiu,
el-Muizzu,
el-Müzillu,
es-Semîu,
el-Basîru,
el-Hakemu,
el-Adlu,
el-Latîfu,
el-Habîru,
el-Halîmu,
el-Azîmu,
el-Gafûru,
eş-Şekûru,
el-Aliyyu,
el-Kebîru,
el-Hafîzu,
el-Mukîtu,
el-Hasîbu,
el-Celîlu,
el-Kerîmu,
er-Rakîbu,
el-Mucîbu,
el-Vâsiu,
el-Hakîmu,
el-Vedûdu,
el-Mecîdu,
el-Bâisu,
eş-Şehîdu,
el-Hakku,
el-Vekîlu,
el-Kaviyyu,
el-Metînu,
el-Veliyyu,
el-Hamîdu,
el-Muhsî,
el-Mubdiu,
el-Muîdu,
el-Muhyi,
el-Mümîtu,
el-Hayyu,
el-Kayyûmu,
el-Vâcidu,
el-Mâcidu,
el-Vâhidu,
el-Ahadu,
es-Samedu,
el-Kâdiru,
el-Muktediru,
el-Muahhiru,
el-Evvelu,
el-Âhiru,
ez-Zâhiru,
el-Bâtinu,
el-Vâli,
el-Müte’âli,
el-Berru,
et-Tevvâbu,
el-Müntekimu,
el-Afuvvu,
er-Raûfu,
Mâliku’l-Mülki, Zü’l-Celâli ve’l-İkrâm,
el-Muksitu,
el-Câmiu,
el-Ganiyyu,
el-Muğnî,
el-Mâni’,
ed-Dârru,
en-Nâfiu,
en-Nûru,
el-Hâdî,
el-Bedîu,
el-Bâki,
el-Vârisu,
er-Reşîdu,
es-Sâbûru.”

*) İsimleri bu şekilde, sâdece Tirmizî saymıştır.

Kütub-u Sitte Şerhi, Prof.Dr. İbrahim Canan, Cilt 16-17

Hazreti Muaviye bin Ebî Süfyan (radıyallahü anh)’ın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, her ifadesi lâl ü güher Efendiler Efendisi şöyle buyurur:

Allah (celle celâlühû) bir kişi hakkında hayır murad edince ona dinî meselelerde derin bir anlayış kabiliyeti ihsan eder.

(Buhari, İlim, 10; Müslim, İmare, 175; Tirmizi, İlim,4; İbn Mace, Mukaddime, 17; Darimi, Mukaddime, 24; Müsned, 1/306)

Abdurrahman İbn Aclan (Radiyallahü Anh) rivayet ediyor:

“Allah Resûlü (Aleyhisselâtü Vesselâm) bir gün, sahabilerine şöyle buyurdu:

– Sizden biriniz Ebu Zamzam gibi olmaya güç yetiremez mi?

Sahabiler sordular:
– Ebu Zamzam kimdir, ya Resûlallah?

Peygamberimiz (Aleyhisselâtü Vesselâm) şöyle cevap verdiler:
– Ebu Zamzam, sizden önce yaşamış kişilerden biridir (Her sabah şöyle dua ederdi:)

“Allah’ım! Bana söven (gıybetimi yapan, aleyhimde bulunan) kullara hakkımı bağışladım…”

(Ebu Davûd)



Olgun bir mü’min, o derece iyiliksever ve bağışlayıcıdır ki, kendi aleyhinde konuşan, hakkında kötü düşünen kişileri bile affeder. Hiç kimsenin kendisi yüzünden kötü duruma düşmesini istemez.

SEVGİYİ EN GÜZEL YAŞAYAN VE YAŞATAN GÜLİZAR!..

SEVGİYİ EN GÜZEL YAŞAYAN VE YAŞATAN GÜLİZAR!.. sonnenblume.jpg


Sana müptela olan her varlığın adedince salât ve selamlar üzerine olsun
Ey yüreğimde katmer katmer açan GÜL!
Gelişinle bahar, renklerini SENDE bulmuştu
Gidişinle de bahar hazan olup;
Ayrılığın soğukluğunu yine SENDE bulmuştu.
Asırlar geçti…
Bahar gelemez oldu yüreklerimize,
Aydınlatmayı senden öğrenen güneş, ısıtamaz oldu bizi
Çünkü;
Sevgini kâinata Gül kokunla yayan sen;
Asırlar öncesi,
Aramızdan süzülüp HABİB’ine kavuşmuştun.
Kavuşmuştun ya
Ardından;
Ne güller kokunu saçabiliyor,
Ne canlar kendini biliyor,
Ne de;
Yıldızlar doğduğun an parlarken,
Eski sevincini yaşayabiliyordu parlayarak.
Kalemler de küskündü Azrail’e yazamıyordu SENİ;
Firkatin acısını yüreğimizin ta derinlerinde hissettik
Ağıtlar yaktık
Gelsen de görsen nice benlerin ne halde olduğunu
Gelsen de görsen seni görmeden seni özleyen yüreklerimizin nasıl yandığını
GEL EY SEVGİSİYİ EN GÜZEL YAŞAYAN VE YAŞATAN GÜLİZAR!..Öyle bir zaman yolculuğunda sallanıyoruz ki; rüzgârla titreyen yaprak misali… Kimimiz “Müminin derdini dert edinmeyen bizden değildir” hadisini umursamayıp yüz çeviriyoruz yardıma en muhtaç kardeşimize. Yalanlar, riyalar, nankörlüklerle donattık yeryüzünü. Nice canlar acıttık, nice kalpler kırdık. Sen, sana yapılan zulümlere hep sabrettin ve gül attın sevginle. Bizler sabredemedik, gül atamadık bizi üzenlere. Hâlbuki Sen “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbiriniz sevmedikçe de(gerçek anlamda) iman etmiş olamazsınız” hadisini buyurmamış mıydın? Hep O’nun için sevdin ve O’nun için sevin dememiş miydin? Sevgi sözcüğü anlamını sen de bulmamış mıydı? GEL EY SEVGİYİ ANLAMLI KILAN “SEVGİ ÇİÇEĞİM!..”

Nice benler sevgiyi, vefayı öğreten sana karşı bivefayla yaşıyor ve ömrünün biteceğinin farkında değil. Sevginin adı haset, vefanın adıysa unutmak, unutulmak olmuş. Çoğumuz birbirimizi menfaatimiz için sevdik. Sensizliğin acısından yüreğimizin ta derinlerinde yankılanan feryadı duyamadık gafletimizden. Benliğimizi kendimize unutturan cahilliğe kaptırdık. Sevgiden mahrumca yaşadık asırlarca. Ama Eneslerimiz var rüyalarında seninle buluşan. Ebubekirlerimiz var hasretinden yürekleri büryan olan. Sümeyyelerimiz var sevdasından vazgeçmeyen yürek dağlayan, can acıtan işkencelere rağmen. Bilallerimiz var ismini anınca dizlerinin bağı çözülen.

“Ümmetim, ümmetim” dedin ilk bizleri düşündün. Bizler gözyaşının zerresini hak edemedik. Nefse hoş gelenleri yaşadık, sünnetlerinle yaşamayı erteledik hep. Lakin seni sevmek, sevebilmek, özleyebilmek hayat ışığımız, bizi Mevla’ya götürecek tek yolumuz olmuşsun. Pişmanlıklarımızla, cürmümüzle merhametine geldik, seni görmeden seni özledik, müptela olduk sana. Ey uğruna gözyaşları akıttığımız, sevgililer sevgilisinin en merhametli HABİBİ!..

Senin sevgindir bize varlığımızı hatırlatan
Senin sevgindir benliğimizi sen de bulduran

Yaratılmışların en güzel yaratılan insanı en çok sen sevdin, seni de öyle sevenler var ki; hani Ebu Süfyan, Zeyd’ e yaklaşıp sormuştu ya:”söyle bakalım! Şimdi senin yerinde Peygamberin olsaydı da seni bırakıp, O’nu öldürseydik razı olur muydun? Zeyd:
“-ASLA” demişti, “Resul-i Ekrem’in hayatı yanında benim hayatım bir hiçtir. Canımın kurtarılacağını dahi bilsem Rasulullah’ın değil burada sizin elinizde öldürülmesine hatta Medine’de ayağına bir dikenin bile batmasına katlanamam!.. Ebu Süfyan Zeyd’in gül kokan bun cevabının karşısında hayretinden nasıl da haykırmıştı:
“BEN YERYÜZÜNDE O’NUN KADAR SEVİLEN BİR TEK KİŞİ GÖRMEDİM”.

İnsanlık can çekişmede. Düşünemedik her şeyin birbirimizi sevmekle güzelleşeceğini. Doyasıya tadamadık kardeşliğin o güzel hazzını. Ve bilemedik gerçek imanın en güzel ispatı “insan sevgisi” olduğunu. Ey sevgisiyle yeryüzünü cennet eyleyen sevgili!..

“ey şairlerin ŞİİRİ
Şiirlerinse MISRALARI

Ey insanı en çok seven ve en çok sevilen sen; “YEGANE GÜLİZARIMIZSIN!..”
gül sevgimle gül sevdalısı sizlere duayla…

Sümeyye Gül

Tabii Olaylar Karşısında Okunacak Dualar- 3

Tabii Olaylar Karşısında Okunacak Dualar-


ـ3ـ وعن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ] كانَ رسولُ اللّهِ # إذَا عَصَفَتِ الرِّيحُ قالَ: اللَّهُمَّ إنِّى أسْألُكَ خَيْرَهَا وَخَيْرَ مَا فِيهَا وَخَيْرَ مَا أُرْسِلَتْ بِهِ، وَأعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّهَا وَشَرِّ مَا فِيهَا وَشَرِّ مَا أُرْسِلَتْ بِهِ[. أخرجه الشيخان هكذا والترمذي .

Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) rüzgâr estiği zaman şu duayı okurdu: "Allah'ım, senden bunun hayrını ve bunda olan (menfaatların da) hayrını ve bunun gönderiliş maksadındaki hayrı da istiyorum. Bunun şerrinden, bunda olanın şerrinden, bununla gönderilen şeyin şerrinden de sana sığınıyorum." [Buhârî, Bed'ül-Halk 5, Tefsîr, Ahkâf 2, Edeb, 68; Müslim, İstiskâ 14, (899); Tirmizî, Daavât 50, (3445).]

AÇIKLAMA:

Bu hadisin Müslim ve Buhârî’de bir çok vechi yer alır. Bazı vecihleri bir kısım ziyâdeler ihtivâ eder. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın rüzgâr esme veya bulut görme ânında davranışını daha yakından görmek için Müslim’in bir rivâyetinde yukarıda kaydettiğimiz kısmın devamı mahiyetinde olan bir ziyâdeyi kaydetmek isteriz: “…

Gök yağmur bulutları ile dolup fırtına ve şimşeklerle kaynaşmaya başladı mı rengi değişirdi. (Artık bir huzursuzluk onu kaplar, bu sebeple yerinde duramaz) bir girer bir çıkar, bir ileri bir geri gider, gelirdi. Yağmur başlayınca rahatlar, huzursuzluğu artık açılırdı. Ben bu hâli, yüzünden anlardım.” Hz. Âişe der ki: “Bir seferinde bunun sebebini sordum. Bana: “Ey Âişe, dedi, bu semada beliren şey belki de Ad kavminin şu sözleriyle ifâde ettikleri belanın gelişidir: “O azabın yayılarak vâdilerine doğru yöneldiğini gördüklerinde “Bu yaygın bulut bize yağmur yağdıracaktır” dediler” (Ahkâf 24-25).

“Allah, gönlü kırıklarla beraberdir.”

“Allah, gönlü kırıklarla beraberdir.”

Hadîs-i şerîfte buyurulur:

“Mûsâ -aleyhisselâm- Cenâb-ı Hakk’a bir ilticâsında:

“- Yâ Rab! Seni nerede arayayım?” dedi.

Allâh Teâlâ buyurdu ki:

“- Beni, kalbi kırıkların yanında ara.”

(Ebû Nuaym, Hilye, II, 364)

Efendimiz’i rüyada görmek bir müjdenin ifadesidir

 Efendimiz’i rüyada görmek bir müjdenin ifadesidir 

Mü’minin göreceği sâdık rüyaların başında, Fazilet Güneşi’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ) şualarıyla aydınlanan rüyalar gelir.
Çünkü, O’nun görüldüğü rüyalar doğruluk üzeredir ve bazılarının bir te’vîle ihtiyacı olsa da hepsi kesinlikle sâdıktır. Pek çok hadis kitabında rivâyet edilen bir hadis-i şerifte Sâdık u Masdûk Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Rüyasında beni gören, gerçekten beni görmüştür. Çünkü, şeytan hiçbir şekilde benim suretime giremez.”

İşte bu beyan-ı nebevî ve onun ihtiva ettiği hakikat üzerinde farklı görüşler ortaya konulmuştur: Bazıları, ister sakallı ister sakalsız, ister uzun ister kısa, ister yaşlı ister genç, ne şekil ve surette görülürse görülsün, bir kimsenin kalbine rüyasında gördüğü kişi hakkında “Bu zat, Peygamberimizdir” şeklinde bir his doğması halinde o zatın Peygamber Efendimiz olduğunu söylemişlerdir. Bazıları ise, Peygamber Efendimiz’in rüyada kendi sima ve şemâili ile görüldüğü zaman Peygamberimiz olduğunu; aksi halde, şeytanın, Efendimiz’in şekil ve suretinin gayrısında, başka bir suretle ortaya çıkıp “Ben Muhammed’im” diyebileceğini ifade etmişlerdir. İmam Rabbânî Hazretleri, “Efendimiz kendi şeklinde görüldüğü zaman hakkıyla görülmüş olur ki, şeytan O’nu temsil edemez” derken, ayrı bir ekol sahibi olan Muhyiddin İbni Arabî, “Ne şekilde ve surette olursa olsun, “Ben peygamberim” diye kişinin kalbine doğan zat Peygamberimizdir.” demiştir. Alimlerimizin çoğunluğu, Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin düşüncesine temayül göstermişlerdir.

İmam-ı Nevevî Hazretleri de, ister bilinen sıfatları üzere, isterse bilinen vasıflarından başka bir surette görsün, sâlih rüyayı gören kimsenin her iki surette de Mahbûb-u Âlem Efendimiz’i hakikaten görmüş olacağını söyler. Kadi İyâz’a göre ise, Râsul-ü Ekrem’i bilinen sıfatlarından başka bir şekilde görenin rüyası te’vîle, tabire muhtaçtır.

Haddizatında, Habîb-i Edîb Efendimiz’i görmek ne şekil ve surette olursa olsun bir müjdenin ifadesidir. Yaratılışın en anlamlı nüktesi Hazreti Fahr-i Âlem Efendimiz’in güzeller güzeli cemali, mübarek siyah saçları, siyah sakalı, endamlı bakışları, yüz çizgilerindeki tenasübü ve müstesna bir beşer güzelliği içindeki mahiyetiyle rüyada görülmesi ve bir insanın ruh aynasına eşsiz kemal ve cemaliyle aksetmesi o rüyayı gören insan için büyük bir bahtiyarlıktır. Zira, alimlerimize göre, rüyada Peygamber Efendimiz’i görmek gamdan sonra feraha, bir sıkıntının akabindeki rahatlığa, nimetlerin artmasına, tevbenin kabulüne, hepsinden öte ahirette şefaate nâil olma ve Cennet’te O’nun gül cemalini açıktan açığa görme yoluna girmeye işarettir.

Rüyaya yansıyan hüzün

Nebîler Serveri’nin değişik şekillerde görülmesi ise, bir kısım manaları işaret eder. Şayet, Güzeller Güzeli, kendisine uygun ruh güzelliğinin dışa yansıdığı rüya esnasında o güzelliğin bazı yanları gitmiş olarak görülürse, bu durum, rüyayı gören insanın ruh aynasında onu tamamiyle aksettirmeye mani bir kısım isin ve pasın bulunduğuna delalet eder. Mesela; bir kimse Allah Rasûlü’nü sakalsız görüyorsa, demek ki, o insanın ruh aynasında Rasûl-i Kibriyâ Efendimiz’in sakalını görmesine mani bir kusur var ve bu kusur O’nun güzelliğini bütün olarak müşahede etmesine engel oluyor. Öyleyse, bu insan, Şânı Yüce Nebî’yi rüyasına misafir ettiği için sevinse ve kendisini bahtiyar saysa da, böyle bir eksiklikten dolayı ruh dünyasına çeki düzen vermesi gerektiğini de göz ardı etmemelidir.

Şu kadar var ki, Ferîd-i Kevn ü Zaman Efendimiz’in gerçek suretiyle görülmemesi sadece vicdanın ve gönlün paslı olmasından değildir. Bazen rüyayı gören zatın veya onun temsil ettiği davanın, hareketin ya da milletin başına gelecek bir kısım musibetlerden ötürü Hüzün Peygamberi’nin mahzuniyet ve mükedderiyeti misal aleminden o şekilde temessül edebilir. Nitekim, Mahzun Nebi, rengi değişmiş, eski elbise giymiş veya bir azası eksilmiş görülürse, bu rüya o yerde dinin zayıflamasına ve bid’atların yaygınlaşmasına delalet eder. Belki, Rasûl-ü Ekrem’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) o rüyada gören kimse Hak katında çok makbul ve mahbub bir insandır, gönül dünyası açısından da kusursuzdur; fakat, Sultân-ı Rusül’ün, sevdiği o insanın nazarına temessülü herhangi bir hadiseye karşı iç âlemindeki durum itibarıyla olur. Mesela, mühim işleri omuzunda taşıyan bir zata, İki Cihân Serveri Efendimiz, gözleri yaşlı ve sakalını tıraş etmiş olarak mahzun bir çehre ile zuhur edebilir. Bunun manası -Allahu a’lem- şudur: O zatın, dolayısıyla da davasının başına gelecek bir badireden ötürü, Hakikat-i Ahmediye (aleyhissalatü vesselam) müteessir olduğundan Şânı Yüce Nebî kendi hakiki suretinin dışında görülmüş ve bir bakıma o işi teessürle karşıladığını ifade buyurmuştur.

Aynı zamanda, Gönüllerimizin Gülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hüzünlü ve kederli görüldüğü rüyalar inananları uyarmakta; onları gelmekte olan bir musibete karşı hemen Cenâb-ı Hakk’a iltica etmeye, belalara kalkan olması için sadaka vermeye ve her hayırlı vesileyi muhtemel felaketleri def edici bir paratoner olarak değerlendirmeye çağırmaktadır.

ÖZETLE

1- Peygamber Efendimiz: “Rüyasında beni gören, gerçekten beni görmüştür. Çünkü şeytan hiçbir şekilde benim suretime giremez.” buyuruyor.

2- Rüyada Efendimiz’i görmek gamdan sonra feraha, bir sıkıntının akabindeki rahatlığa, nimetlerin artmasına, tevbenin kabulüne işarettir.

3- Efendimiz’in rüyada hüzünlü ve münkesir görülmesi ümmete bir uyarıdır. Böylesi rüyalar bizi kendimizi tekrar gözden geçirmeye yönlendirmeli.

[KÜRSÜ]

Hatim Duası

Elhamdulillahi Rabbil Alemîn..
Vesselâtu vesselamu alâ Resûlina Muhammedin ve alâ âlîhî ve sahbihî ecmaîn!
Allâhumme Rabbenâ Ya Rabbenâ! Tekabbel minnâ!
İnneke Entes Semîul Alîm!
Ya ilâhel Âlemîn! Ya Erhamerrâhimin!

Hamd ederim Allah’a ki, her şey O’nun azameti önünde küçük kalmıştır. Hamdederim Allah’a ki, her şey O’nun izzeti karşısında zelîldir. Hamd ederim Allah’a ki, her şey O’nun mülk ü saltanatına boyun eğmiştir. Hamd ederim Allah’a ki, her şey O’nun kudretine teslîm olmuştur..
Rab olarak Allah’dan, din olarak islamdan, nebi ve rasul olarak Muhammed (S.A.S.)’den, kardeş olarak mü’minlerden, imam olarak Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali’den, sevap olarak cennetten, ceza olarak cehennemden razı olduk..

Kullarını dirilteceğin günde bizi azabından koru Allah’ım! Kendimizi sana teslim ettik. Yüzümüzü sana döndürdük. İşimizi sana havale ettik. Sırtımızı sana dayadık. İsteyerek ve korkarak sana yöneldik. Senin azabından kaçıp sığınılacak ve korunacak hiç bir yer yoktur. Ancak sen varsın. İndirdiğin kitabına inandık. Gönderdiğin peygambere iman ettik.

Ey yerin, göğün ve ikisinin arasındakilerin Yüce Sahibi!
Ey hükmünde ortağı olmayan Yüceler Yücesi Rabbimiz!
Hayat gibi bir nimeti bize bahşettiğin için sana hamd olsun.
Senden dileğimiz, bu nimetin, bacaklarımıza dolaşacak bir külfet olmasından bizleri korumandır.

Rabbimiz!
Şahitlik ederiz ki, sen kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadın.
Şerefli Elçin de (s.a.v), elçilik görevini hakkıyla yerine getirdi.
Yine şahitlik ederiz ki bizlere verdiğin ömür, hemen hepimiz için düşünmeye, ibret ve öğüt almaya fazlasıyla yeterliydi.
Ve bizden istediğin kulluk, bize bağışladığın yeteneklerin üzerinde bir yükümlülük değildi.
Yapmaya güç yetirebilecek olup, yapmadıklarımızdan ötürü bizim özrümüz olamaz. Ey din gününün Sahibi,
alışverişin, dostluğun, şefaatin olmadığı ve özrün fayda etmediği o gün, aramızdan, senin vaadine inanıp güvenenleri bağışla…

İlâhî!
Sevdin, Habibini kâinata sevdirdin.
Sevdin de hıl’at-i risâleti giydirdin.
Makam-ı İbrahim’den Makam-ı Mahmud’a erdirdin.
Server-i asfiya kıldın.
Hatem-i enbiya kıldın. Muhammed Mustafa (s.a.v) kıldın.
Salat-u selam, tahiyyat ü ikram, her türlü ihtiram O’na, âline,
ashabına ve etbâına olsun Yâ RAB!

Yâ Rab! “Elhamdülillahi Rabbil âlemin”
(hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’adır) fermanındaki ezelden ebede
kadar bütün olmuş ve olacak hamd ü senâlarla, âlemlerin yegane
yaratıcısı, besleyip büyütücüsü olan Allah’ım !!
Zâtı ecelli âlâna elimizi açtık.. “Er-Rahmanir’Rahîm” Rahman ve Rahîm olan ism-i şeriflerini anarak…

“Mâliki yevmiddîn” (Din gününün sahibidir) ceza gününün yegane
sahibi olduğuna inandık ve kadir-i mutlak olduğuna güvendik,
gadabından daha geniş olan rahmetinin altında toplandık.
Ellerimizi semâya değil, sarây-ı lâ mekanına açtık,
lutfeyle yâ Rabbî…

Yâ Rab! “İyyakena’ budu ve iyyâke nestaîn”
(ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım dileriz) niyazımızla
söz verdik, bütün varlığımızla sana döndük, bağlandık, kulluğumuz, ibâdetlerimiz ancak sanadır, kendimizi senin uçsuz bucaksız inayetine bıraktık, bütün işlerimize senden yardım bekliyoruz lutfeyle Yâ Rabbî!..

Yâ Rab! “İhdines-sırâtel’mustaqîm” (bizi doğru yola ilet) niyazımızla sana sığındık, hidayetini bekleriz. “Sırâtellezîne en’amte aleyhim” (kendine nimet verdiklerinin yoluna) beyanınla bizlere târif ve ihsan buyurduğun Hz.Muhammed Mustafa (s.a.v)’nın yoluna düştük, bütün kusur ve günahlarımızın çokluğuna bakmayarak hidayet yolunun pervanesi olduk. Boş çevirme, lutfeyle yâ Rabbî!

“Ğayril ma’ dûbi aleyhim veleddâllîn” (gazaba uğrayanların ve sapıtanların yoluna değil) kelâmınla dalâlet ve isyandan sana sığınıyoruz muhafaza eyle yâ Rabbî!

“Âmîn” niyazımızla duamızın kabulünü istiyoruz.
Lûtfunla, kereminle kabul eyle yâ Rabbî!

Yâ Rabbenâ ! Amellerimizi bizden kabul buyur! Muhakkak ki her niyâzımızı hakkıyla işiten ve her amelimizi hakkıyla bilen ancak sensin!

Ya Tevvab ! Tevbelerimizi kabul eyle ! Şüphesiz tevbeleri çok kabul eden ve merhameti bol olan da sensin. Ve bizleri hakka, dosdoğru yola hidayet eyle YARABBİ!

Ey ikramı sonsuz olan! Ey kullarını cezalandırmakta acele etmeyip tevbe imkanı bahşeden yüce rabbimiz.. Bizi Affeyle.

Ya Rabbi! Zerre kadar şer veya hayr olsun, iğneden ipliğe, yaştan kuruya, her şeyin hesabının sorulduğu büyük mahkemede yüksek huzuruna çıktığımız zaman, sen bize, annemize, babamıza ve affına muhtaç bütün Müslümanlara merhamet ihsan eyle…

Ya Rabbena! Kalplerimizi tertemiz eyle! Ayıplarımızı gizle! Hastalarımıza acil şifalar ihsan buyur! Borçlarımızı en kısa zamanda eda etmeyi nasip eyle!

Ey mülkün sahibi! Ey diri ve her şeyi gözetici olan! Ey celal ve ikram sahibi olan! Güç ve kuvvet ancak senin sayendedir. Allahım! Sabahın, akşamın, kazanın, kaderin, dünyanın, ahiretin ve kalemin yazdığı şeylerin hayrını ister, şerrinden sana sığınırım..

Rabbim! Bu gün ve gecede ve daha sonra olacak şeylerin hayrını ister, bu gün ve gecede ve daha sonra olacak şeylerden sana sığınırım. Tembellikten, yaşlılığın zilletinden, cehennem ve kabir azabından sana sığınırım..

Allahım! Bildiğimiz bir şeyi sana ortak koşmaktan sana sığınırım. Bilmediğim şey hususunda senden af dileriz. Sen gizli olanları çok iyi bilensin..

Allahım! Bizi tevbe edenlerden, temizlenenlerden, salih kullarından, korku ve üzüntü görmeyeceklerden eyle..

Allahım! Bize katından hidayet ver, üzerimize lütfundan rahmet saç. Üstümüze rahmetini dök. Bereketlerini akıt..

Allahım! Bizi yaşattıkça daima günahları bize terk ettirerek rahmet eyle. Allahım! Bize hakkı hak olarak göster, ona uymayı nasib eyle. Batılı da batıl olarak göster, ondan kaçınmaya muvaffak kıl..

Ya Rabbi! Unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Ya Rabbi! Bize, bizdekilerden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Gücümüzün yetmeyeceği yükü bize yükleme, bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge. Sen bizim mevlamızsın kafirler topluluğuna karşı bize yardım et..

Ya Rabbi! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi kaydırma..

Şu anda senin medh ü senân için kalem tutan eller, Seni tesbih için ikrâra gelen diller hürmetine, felekleri nûra, melekleri sürûra, âlemleri huzura kavuşturan o mübarek velâdeti Muhammedî hürmetine, dergâh-ı izzetine açılan mü’min eller hürmetine, aşkınla tutuşup yanan hâlis gönüller hürmetine, ALLAH (c.c.) ALLAH (c.c.) diyerek mübarek ismini anan sâfî diller hürmetine… Gönlümüzü aydınlatacak feyzine, yüzümüzü güldürecek nûruna, ruhumuzu coşturacak aşkına muhtacız.
Bütün ümmet-i Muhammed’e lutfeyle yâ Rabbî!

Ey istediğini istediğine veren ve istediği vakit almak kudretine sahip olan yüce Allahım!
Kiminin başına tâc giydirir, kiminin başına taş düşürürsün. İstediğine verir, istediğinden alırsın. İstediğini alçaltır istediğini yüceltirsin. Sen her şeye kâdirsin!… Bizleri alçaltma Allah’ım…

Ruhumuzun cilası, hayatımızın ziyası, kurtarıcı kelâmın
Kur’an-ı Kerîm’ini okuduk.
Başlarımızın tacı, dertlerimizin ilâcı, Habibin Muhammed Mustafa’ya (s.a.v) salat ü selam yolladık;
Dergâh-ı izzetinde kabul eyle yâ Rabbî!..

Ya Rabbi! Kuran’ın her harfine karşılık bize bir halavet, her kelimesine bir keramet, her ayetine bir saadet, her süresine bir selamet ve her cüzüne bir mükafat ver …!

Ya İlahena ! Bizi Kur’ân’ın ziynetiyle süsle! Ve bize Kur’ân’ın kerametiyle ikram eyle! Hem bizi Kuran’ın şerefiyle şereflendir! Ve bizi Kur’an ile beraber Cennete idhâl eyle! Hem Kuran Hakkı için bütün ümmeti MUHAMMED’E (S.a.V.) merhamet eyle YARABBİ.

Okunan Kur’an-ı Kerîm’i, eksiklerimizi tamam edip kabul eyle yâ Rabbî!..

Hasıl olan sevabı iki cihan serveri, kâinatın efendisi, başlarımızın tacı, gönüllerimizin ilâcı Habîbin, sevgili peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v)’in rûh-u tayyibelerine hediye eyledik haberdâr eyle yâ Rabbî!..

Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v)’i, âmin diyen bu müslümanlardan hoşnut ve razı eyle yâ Rabbî !..
Âmin diyen, gönlü ile bu duaya iştirak eden Müslüman kardeşlerimizi ve ahirete irtihal etmiş bütün yakınlarımızı, dünya ve ahirette Hz.Muhammed (a.s)’den ayırma, âhiret âleminde şefaatini cümlemize ve cümle geçmişlerimize ikrâm eyle yâ Rabbî!..
yâ Rabbî!..

Hasseten hatim-i şeriften hasıl olan sevabı ilk peygamber Hz. Adem(a.s)’den, son Peygamber Hz.Muhammed (s.a.v)’e kadar gelip geçen bütün peygamberlerin aziz ruh-u şeriflerine hediye eyledik vasıl eyle yâ Rabbî!..

Sevgili Peygamber Efendimizin (s.a.v) ehl-i beytinin, bütün Ashab-ı Kiramın ve onlara tâbî olup uyanların, Kur’an’a ve İslam’a hizmet edenlerin aziz ruhlarına hediye eyledik vâsıl eyle yâ Rabbî!..

Bütün evliyaların, meşâyıh-ı kiramın, üstadlarımızın ve üzerimizde hakkı bulunanların ruhlarına hediye eyledik vasıl eyle yâ Rabbî!…

Filistin’de,Çeçenistan’da, Bosna-Hersek’de, Keşmir’de,Afganistan’da ve daha dünyanın pek çok yerinde şehid olan kardeşlerimizin mübarek ruhlarına ve zulüm altında inleyen müslüman kardeşlerimizin ruhaniyetlerine hediye eyledik hasıl eyle yâ Rabbî!..

Habibin Muhammed Mustafa (s.a.v)’in, Kuran-ı Azîümüşşan’ın ve sevdiklerinin hürmetine yardım eyle, muzaffer kıl müslümanları yâ Rabbî!…

İsimleri unutulmuş, nesilleri kesilmiş, mübarek günlerde ve gecelerde bir Fâtiha okuyacak kimsesi kalmamış olan ehl-i imanın ruhlarına da hediye eyledik, kabul eyle yâ Rabbî!…

Hasseten hasıl olan sevabı, dün vefat eden Abdurrahman Bey’in, Hamide Hanım’ın, matahari’nin yakınları; Ali Dede, Döne Hanım ve Süleyman Amca’nın ruhlarına ve hatim-i şerife katılan ve katılmayan tüm site mensubu kardeşlerimizin ahirete irtihal etmiş bütün yakınlarının ruhlarına hediye eyledik kabul eyle yâ Rabbî! Kabirlerini Kur’an’ın nûruyla aydınlat, kabirlerini pür-nur, makamlarını cennet eyle yâ Rabbî…

Hasbel beşer içlerinden kabir azabına duçâr olan olanlar var ise, okunan Kur’an-ı Hakîm ve Sevgili Peygamberimiz hürmetine afv-ü ma’firet eyle yâ Rabbî!..

Yâ Erhamerrahimîn!
Hastalara şifa, dertlilere deva, borçlulara eda nasibeyle.
Ehl-i İslamı daima aziz ve mensur, düşmanlarını zelil ve makhur eyle yâ Rabbî!

Görünür görünmez belalardan, güç yetmez, takat yetişmez, akla hayale gelmez musibetlerden cümlemizi lûtfunla esirge ve muhafaza eyle yâ Rabbî!

Dualarımızı huzur-u Beytullah’da yapılan dualara ilhak ve müstacab eyle yâ Rabbî!
Cümlemize son nefeste iman selameti nasibeyle yâ Rabbî!

Neslimizden gelenleri din-i islam üzere sabit kıl ve sana layık kul, habibine layık ümmet olmalarını, İslam için çalışan hayırlı haleflerden olmalarını nasibeyle yâ Rabbî!
Âhir ve akıbetimizi hayreyle yâ Rabbî!

Allahım! Bizi ateşten koru.. Ey koruyucu! Ey ayıpları örten Allahım! Affinla bizi faziletlilerle birlikte cennete koy. Ey çok bağışlayıcı, aziz olan Allahım, rahmetinle duamızı kabul et..

Âmin diyen, gönülden bu duaya iştirak eden kardeşlerimizi iki cihanda aziz eyle, razı olduğun kulların arasına ilhak eyle yâ Rabbî!…

ESSELATU VESSELAMU ALEYKE YA RESULALLAH!
ESSELATU VESSELAMU ALEYKE YA HABİBALLAH!
ALLAHUMME SALLİ VE SELLİM VE BARİK ALÂ SEYYİDİNA MUHAMMED!
LİLLAHİ TEÂLA EL FATİHA!.

[ HER ZERREMLE AMİN... ]

Gönlünde hararet olanın gözünde yaş olur

Gönlünde hararet olanın gözünde yaş olur 

Gözyaşları, kalb inceliğinin, muhabbet ve merhametin ifadesidir; gönüldeki hüzün, neş’e, hasret, hicran, merhamet ve şefkat gibi duyguların billûr taneler şeklinde dışa vurmasıdır.
İnsan genellikle sevinç, keder, emel, ümit, ayrılık ve vuslat misillü sebep ve sâiklerle ağlar; fakat, kalb ufkunda Allah’a dost olanları, bütün bunlardan daha çok “mehâfetullah” ve “muhabbetullah” ağlatır.

Diğer ağlamalar cibillîdir; insanın tabiatından kaynaklanır. İman, mârifet, muhabbet, aşk ve şevkin tetiklediği ağlamalar ise, Hakk’ı bilmeye, her şeyde O’na dair alâmetler görmeye ve sürekli O’nun huzurunda bulunduğunun farkında olmaya bağlıdır. Nezd-i ilahîde her ağlamanın kıymeti âh u efgân edenin duygu ve düşünce ufkuna göre değerlendirilir. Bu açıdan, musibet ve belâlar karşısında rızasızlık ve kadere itiraz manasına gelen ağlamalar haram; yarınlar endişesiyle kıvranıp inlemek bir ruhî maraz; dünya hesabına fevt edilen şeyler karşısında sızlanıp durmak da boş bir telaştır ve bütün bu sâiklerle dökülen yaşlar gözyaşları adına israftır.

Allah için ağlama ise, Mevlâ-yı Müteâl’e muhabbetin, aşk u iştiyakın iniltiler şeklinde dışa aksetmesinden ibarettir. Gönlünde hararet olanın gözünde de yaş olur; aksine, gözleri suyu çekilmiş çeşmeler gibi kupkuru kimselerin -çoğunlukla- içlerinde hayat yoktur. Allah’ı bilen O’na karşı alâka duyar; bu alâka ruhta derinleştikçe sevgiye dönüşür ve zamanla bu sevgi de önü alınamaz bir aşk u iştiyaka inkılâp eder. Gönlü muhabbetle dolan bir insan, her zaman O’nu gösteren iz ve emareler arar, kâinat kitabının sayfalarını O’ndan gelen mektuplar olarak algılar, eşya ve hâdiseleri O’nun mesajları gibi okur, anlar ve O’nun beyanı karşısında rikkate gelir, tarifi imkansız hislerle ağlar.

Kur’ân-ı Kerim, ruhun selâmeti adına, ahiret yurdu hesabına, Hak mehâfeti ve mehâbeti ya da günahların kahrediciliği karşısında ağlayan insanları takdirle yâd eder ve her zaman onların örnek alınmasını salıklar. Mesela; değişik nebileri özel hususiyet ve fâikiyetleriyle bir bir tebcil ve takdir ettikten sonra, “Bunların hemen hepsi, kendilerine Rahmân’ın âyetleri okununca hıçkırıklarla secdeye kapanırlar.” (Meryem, 19/58) diyerek konuyu âh u efgân etme fasl-ı müşterekiyle noktalar. Allah yolunda dökülen gözyaşlarını O’na arz edilmiş bir münacât armağanı gibi değerlendirir. Ağlamanın rabbânîlere mahsus bir hal olduğunu hatırlatmanın yanı sıra, hayatı oyun ve eğlence sanıp ömürlerini gülüp oynamakla geçirenleri de ikaz eder; “Gayrı onlar kazandıkları onca negatif şeyden ötürü az gülsün ve çok ağlasınlar.” (Tevbe, 9/82) der.

Cehennem alevlerini söndürecek yegâne iksir

Kur’ân’ın mübarek Mübelliği Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), tıpkı şeytanın hilelerinden Allah’a sığındığı gibi, kalb katılığından ve göz kuruluğundan da Cenâb-ı Hakk’a ilticada bulunmuş; “Ürpermeyen kalbden, yaşarmayan gözden Sana sığınırım Allah’ım!” yakarışını sık sık tekrar etmiştir.

Rasûl-ü Ekrem (aleyhi ekmelüttehâyâ) “Müjdeler olsun nefsine hakim olana!.. Müjdeler olsun (misafir kabul etme hususunda) evini geniş ve müsait tutana!.. Müjdeler olsun hataları karşısında gözyaşı dökene!..” diyerek ümmetine âdeta üç basamaklı bir miraç yolu göstermiştir. Haşyetle dökülen gözyaşlarının ilâhî azaba karşı bir sütre olabileceğine dikkat çekmiştir: “İki göz vardır ki, Cehennem ateşi onlara dokun(a)maz: Birisi Cenâb-ı Allah’a duyduğu saygı ve haşyetten dolayı hep ağlayan Hak erinin, diğeri de Allah yolunda nöbet tutan yiğidin gözleridir.”

Allah karşısında haşyetle dolup gözyaşı dökme konusunda çok önemli bir husus, kalbin tertemiz heyecanlarını ve saf hislerini, riya ve süm’a ile kirletmeden ifade edebilmektir. Göstermek ve duyurmak kastıyla ağlamak berrak gözyaşlarını şirk kirleriyle bulandırmak demektir. Riya ve süm’adan korunmak için özellikle nafile ibadetlerde ve Cenâb-ı Hakk’a iç dökme anlarında tenha yerlerin seçilmesi her bakımdan daha selâmetlidir. Nitekim, hadis-i şerifte, Arş-ı ilahînin gölgesinden başka sığınak olmayan kıyamet gününde, zıll-i ilahî altında himaye buyurulacak yedi grup insan anlatılırken, onlardan birinin de yapayalnızken Allah’ı anıp da gözleri yaşlarla dolan hüşyar insan olduğu haber verilmektedir. Öyle ki, Allah haşyetiyle ağlayan insan, diğer nebevî beyanlarda cephede nöbet bekleyen askere denk tutulurken, bu hadiste de, adaletin temsilcisi olan idareci, ömrünü ibadet neşvesi içinde geçiren genç ve mescidlere dilbeste olan âbid gibi Hak dostlarıyla aynı çizgide zikredilmektedir. Fakat, onun gözyaşlarını başkalarından kıskanırcasına tenha bir yer aradığına da vurguda bulunulmaktadır. Zira, ağlamanın aktörlüğünü yapmak çok tehlikelidir; riya ve süm’a niyetiyle ağlamak kalbi öldürücü ve insanı helak edici bir hastalıktır.

Bundan dolayıdır ki, İmam Gazalî Hazretleri “Ağlayan da kaybedebilir, ağlamayan da!..” demiştir. İnsan ağlamıyorsa, o bir gün mutlaka pişman olacaktır; çünkü, onun önünde kendisini ağlatacak çok badireler vardır ve o badirelerin bazıları ancak burada dökülen gözyaşlarıyla aşılabilecek mahiyettedir. Fakat, pek çok ağlayanlar da vardır ki, günahlarından ya da aşk u iştiyaktan dolayı değil de, başka şeyler sebebiyle, belli dünyevî hislerin tesirinde gözyaşı dökerler. Daha da kötüsü, hassas, duygulu, müttaki ve Allah sevgisiyle dolu bir insan gibi görünme ve bilinme maksadıyla ağlarlar. Böyle bir ağlama, dinimizce, en azından hiç gözyaşı dökmeme kadar tehlikeli sayılmış ve gizli şirk kabul edilmiştir. Demek ki, gözyaşının da meşru istikamette olanı makbuldür.

Mü’min, hususiyle de toplum içinde kalbinin heyecanlarına hâkim olmaya çalışmalı; iradesinin hakkını verip gözyaşlarını içine akıtmalı; buna güç yetiremiyorsa, ancak işte o zaman gözyaşı bendinin önünü açmalıdır.

ÖZETLE

1- Gönlü muhabbetle dolan bir insan, her zaman O’nu gösteren iz ve emareler arar, eşya ve hâdiseleri O’nun mesajları gibi okur, anlar ve O’nun beyanı karşısında rikkate gelir, tarifi imkansız hislerle ağlar.

2- Efendimiz, kalb katılığından ve göz kuruluğundan Cenâb-ı Hakk’a ilticada bulunmuş; “Ürpermeyen kalbden, yaşarmayan gözden Sana sığınırım Allah’ım!” yakarışını sık sık tekrar etmiştir.

3- Mü’min, hususiyle de toplum içinde kalbinin heyecanlarına hâkim olmaya çalışmalı; gözyaşlarını içine akıtmalı; buna güç yetiremiyorsa, ancak o zaman gözyaşı bendinin önünü açmalıdır.

[KÜRSÜ]

Resul’e kocasını şikayet eden kadın.

Nihat Hatipoğlu‘nun köşe yazısından bir kesit

KURAN-I Kerim’deki 4. surenin adı “Nisa” Suresi’dir. Nisa, kadınlar anlamındadır. Kadınlar Suresi demek. Kuran-ı Kerim’de “rical”, yani erkekler anlamında herhangi bir sure yoktur.

Kuran-ı Kerim’de, bazı peygamberlerin isimleri surelere verilmiştir. Yusuf, Yunus, İbrahim veya Lokman (peygamberliği tartışmalıdır) sureleri gibi. Peygamber olan erkekler sureye isim olabilmiştir. Bu genel kuralın tek istisnası “Meryem” Suresi’dir.

Hz. İsa’nın annesi, peygamber olmamakla beraber bir sureye isim olabilmiştir. Peygamber olmayan tek kişiliktir. Kuran-ı Kerim her fırsatta kadını onurlandırmış, ön plana çıkarmıştır. Toplumun gündeminde kalsın diye.

* * *

Kuran-ı Kerim’deki en manidar surelerden biri de 58. sırada yer alan “Mücadele” Suresi’dir. Medine’de inen bu surenin kadınlar açısından anlamlı bir hikáyesi (sebeb-i nüzulu-iniş gerekçesi) vardır. Mücadele, peygamberle tartışan kadın anlamına da gelir. Olay şöyle gelişti:

“Hz. Havle” iman eden bir kadındı. Evs (radıyallahu anh) isimli, sert tabiatlı bir adamla evliydi. Bir gün Evs (radıyallahu anh), karısını boşadı. Bu boşanmayı gerçekleştirirken de eskiden Araplar arasında yaygın olarak yapılan ve “zihar” olarak adlandırılan bir yöntemi kullandı.

Araplar, eşlerinin bazı hassas noktalarını, anneleri-bacıları gibi evlenmeleri yasak olan akrabalarına benzetirlerse bu boşanma sebebi sayılırdı. Evs (radıyallahu anh) de eşine, “Sen bana anamın sırtı gibisin” diyerek aralarındaki akdini sona erdirmek istedi.

İşte bu olaya muhatap olan Hz. Havle, soluğu Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyihi ve sellem) yanında aldı. Hz. Havle tepkiliydi. Hz. Havle yorgundu. Hz. Havle bezgindi. Hz. Havle mağdurdu. Hz. Havle çaresizdi. Çareyi Hz. Peygamber’de (sallallahu aleyihi ve sellem) bulacaktı.

Havle (radıyallahu anh), Peygamber’in (sallallahu aleyihi ve sellem) evine geldi. Efendimiz (sallallahu aleyihi ve sellem) dinliyordu. İsyan edercesine kocasını, Peygamberimize şikáyet etmeye başladı. Şöyle diyordu: “Ey Allah’ın elçisi! Evs, benim malımı-mülkümü yedi. Gençliğimi tüketti. Onun için çocuklar doğurdum. Şimdi ise yaşlandım. Çocuk doğuramaz hale geldim. O da zihar yaparak beni boşadı. Beni ortada bıraktı. Ya Rabbi, halimi sana arz ediyorum. Bu halimi sana şikáyet ediyorum.”

Havle’yi büyük bir dikkat ve saygıyla dinleyen Hz. Peygamber (sallallahu aleyihi ve sellem) bir an duraksadı. Sonra, “Bu tür boşamalarla ilgili Rabbimden bana herhangi bir ölçü gelmiş değildir” cevabını verdi. Çünkü O (sallallahu aleyihi ve sellem), Yüce Allah’tan vahiy gelmedikçe kendi heva ve arzusuna göre konuşmazdı. Yüce Allah’ın kendisine müsaade ettiği konular hariç, mutlaka vahiy beklerdi.

Ama çok geçmeden Yüce Rabbimiz, “Halimi sana iletiyorum” diyen bu mağdur kadının yakarışına cevap verdi. Ötelerden, ötelerin de ötesinden cevap geliyordu. Yüce Allah’ın, “Senin sesini, yakarışını, isyanını duydum. Yalnız değilsin, sözün duyulmuştur, gökte yankılanmıştır Havle! Arzu ettiğin konuda sana cevap verilecek ve sen rahatlayacaksın” anlamında ayeti inecektir.

Yüce Rabbimiz, Havle’ye cevap veriyordu. Öylesine bir cevap ki Medine’de yankılanmadık, konuşulmadık ne sokak ne ev bırakacaktı. Günlerce her mekánda Havle’nin yakarışına verilen cevap konuşulacaktı. Havle gibi mazlum ve mağdur bütün kadınlar, bir anlamda “erkeği cezalandıran” bu ayetleri gururla okuyacaklar.

Yüce Allah, karısını bu şekilde boşamak isteyen erkeğe bu işin çirkin olduğunu ilettikten sonra, ya köle azadı, ya iki ay üst üste oruç veya 60 fakiri doyurma cezası verecektir. Eşine dönmenin bedeli olarak. Tekrar eşine yaklaşmak istersen bunu ödeyeceksin. Kadın değil, erkek bunu ödeyecek. Çünkü kadın mağdur oluyordu. Rabbimiz, mağdurun yanında, mazlumun yanında.

“Mücadele” Suresi’nin ilk ayetleri indiğinde yüzü sevincinden ay gibi parlayan Peygamberimiz (sallallahu aleyihi ve sellem), Havle’yi çağıracak ve “Seni müjdelerim Havle! Allah senin sesini duymuştur” dedikten sonra ilk ayeti okuyacaktır: “Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikáyette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah sizin konuşmanızı işitir. Çünkü Allah işitendir, bilendir.” (Mücadele 58, 1)

Hz. Havle bugün bile horlanmış, zorlanmış, terk edilmiş, önemsenmemiş, gençliğinden sonra kenara itilmiş bütün kadınların ortak isyanı olmuştur. Sembol olmuştur. Önemsenmediklerini zanneden kadınlara, “Hayır, Rabbiniz sizi önemsiyor. Rabbiniz sizin adınıza zulmeden erkeğe dünyada cezalar getirdiği gibi ahirette de hesap soracak”. Üzülmeyin, sesinizi Rabbiniz duyuyor, halinizi görüyor cevabıdır Mücadele Suresi.

* * *

Yıllar geçer. İki büklüm bir kadın Medine çarşısında Hz. Ömer’in önüne geçer. Bir şey sorar. Uzun boylu Hz. Ömer eğilir, diz çöker. Ellerini kadının omzuna koyar. Söyle nine der. Kadın dakikalarca konuşur, Hz. Ömer dinler. Medine’nin lider kadrosu ise hayret içindedir. Bu ihtiyar nineye bu kadar zaman feda edilir mi(!). Nihayet kadın anlatacağını anlatır ve gider. Hz. Ömer doğrulur.

Orada bulunanlardan biri, “Ey müminlerin emiri! Şu Kureyş’in liderlerini şu nine için o kadar bekletmeye değer miydi” diye sorunca Hz. Ömer hışımla döner. Herkesin duyacağı bir ses tonuyla: “Ne diyorsun! Yazık sana. Bu kadın Havle’dir. Allah (Celle Celaluh) yedi gök ötesinden onu duydu, hakkında ayet indirdi de Ömer mi onu dinlemeyecek. Vallahi bütün bir gün beni tutsaydı, öylesine duracaktım. Problemini halletmeden gitmeyecektim.”

Sormak istiyorum; Kuran’ı bu bakışla hiç okuyabiliyor muyuz?

« Daha eski yazılar