ÂDÂB

ÂDÂB

Ahlâk, terbiye ve nezâket kuralları. Birini ziyafete davet etme mânâsını ifade eden edep, İslâm’ın güzel saydığı söz ve davranışlardır. Bu itibarla edep, insanların kendisine davet olunan bilumum hayır, zarâfet, usluluk ve güzel ahlâk demektir. Seyyid Şerîf, (et-Tarifât) adlı eserinde edebi, “bütün hatâ türlerinden kendisiyle korunulan şeyi bilmekten ibarettir” diye tarif etmektedir. Edeb, insanı ayıplanma ve kötülenme sebeplerinden koruyan nefsin köklü bir kuvvetidir. “Nefs edebi” ve “ders edebi” olmak üzere ikiye ayrılan edeb’in birincisi acelecilik ve sinirlilik gibi doğuştan olan edeb, ikincisi ise daha sonra elde edilen ve “mekârim-i ahlâk”* (güzel ahlâk) olarak da isimlendirilen edebtir .

Ayrıca münazara-mübahase ilmini içine alan bir edeb türü daha vardır ki, âlimler bunu “edeb-i bahs” diye isimlendirirler. Edeb’in bu türü ilmî münazaralarda tarafların birbirlerine karşı gösterecekleri ahlâkî kaideleri ihtiva etmektedir. Yakın zamanlara kadar medreselerde bir ilim dalı olarak okutulagelmiştir.

Fıkıh ıstılahına göre ise edeb, “Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sünnetine uygun olarak yapılan hareketlerdir.” Daha geniş ifadesiyle Allah’ın ve Peygamber’in emir ve yasaklarına uygun biçimde hareket etmektir.

Âdâb fıkhî terim olarak ele alındığında ’sünnet-i gayr-i müekkede’ hükmündedir. Onun için bu davranışta bulunana sevap yazılır, yapmayana ise günah yoktur. O yüzden âdâb bazen nafile, * bazen müstehap, bazen mendub, bazen de tatavvu’ ve fazilet kavramlarıyla eş anlamda kullanılır. Âdâb kaideleri Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından tavsiye ve teşvik edildiği için yapılan bu davranışa müstehab adı verilir. Yapıldığında bir sevap kazanmak söz konusu olduğundan buna mendub denir. Yapılırken bir zorunluluk olmadan yapıldığı için buna tatavvu’ adı verilmiştir. Fıkhî bir terim olarak farz ve sünnetlerden sonra ibâdetlerin âdâbı anlamında bu anlamlarda kullanıldığı bilinmektedir. Meselâ abdestin farz ve sünnetleri sayıldıktan sonra “Âdâbu’l vudû”, namaz için “Âdâbu’s-salât” terimleri kullanılmıştır.

Edeb’in çoğulu âdâb’tır. En güzel ve hiçbir zaman eskimeyecek olan edeb ve ahlâk, Kur’an’da öğretilen ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sünneti ile tatbik edilip yaşanan âdâbtır.

Kâinatı en mükemmel bir düzen ve intizam üzere yaratan Allah, yaratıkları içinde insanı en güzel bir kıvamda yaratmıştır. (et-En, 95/4) Diğer yaratıkları da onun istifadesine vermiştir. Böylece insanı âlem için hâkim duruma getirerek onu muhatab ve mükellef kılmıştır. Peygamberleri vasıtasıyla saadet yollarını göstermiş, iyi ve güzeli, kötü ve çirkini öğretmiştir. Her şeyi mükemmel olarak yaratan Allah, insanlara da kendileri için en doğru olan yaşayış ve hareket yollarını bildirmiştir. Dolayısıyla Allah’ın bize öğrettiği edeb ve ahlâk, değişmeyen en güzel ve doğru ahlâktır. Bu ahlâkı en güzel şekilde yaşayan da Hz. Peygamberdir (s.a.s.): “Gerçekten sen, çok büyük bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/5) âyeti ile Allah’ın iltifatına mazhar olan Hz. Peygamber kendi hakkında “Ben, ahlâkın güzelliklerini tamamlamak için gönderildim.” (Muvattâ, Hüsnü’l-Hulk, 8) buyurmuş ve Kur’an’dan ibaret olan güzel ahlâkını hayatında yaptığı tatbikatı ve tavsiyeleri ile ümmetine tebliğ etmiştir. “Onun şahsında Allah’ı ve Âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça hatırlayanlar için güzel edeb ve ahlâk numuneleri vardır. ” (Ahzab, 33/21).

Her konuda olduğu gibi, güzel ahlâk konusunda da örneğimiz olan Hz. Peygamber (s.a.s.) ahlâkça insanların en güzeli idi. Peygamberimiz güzel ahlâkı tarif ederken şöyle buyurmuştur: “İyilik güzel ahlâktır; fenalık da, kalbin yatışmadığı ve halkın duymasını hoş görmediğin şeydir.” buyurmuştur.

“İnsanların en hayırlısı ahlâkça en güzel olanıdır.” “Kıyâmet günü müminin mîzanında güzel ahlâktan daha ağır bir şey bulunmaz ve her halde Allah, çirkin ve kötü sözlü kimseyi sevmez. ” “İmânı en olgun kimseler, en güzel ahlâklılardır. En hayırlılarınız, kadınlarına hayırlı olanlardır.”

“Bir mümin güzel ahlâkıyla gece ibâdet eden, gündüz oruç tutan kimselerin derecelerine erişir.”, “Güzel ahlâk güler yüz hayırlı işlerde el açıklığı, bir de kimseye eziyet etmemektir. ” buyuran Hz. Peygamber (s.a.s.), Ebû Hureyre’nin (r.a.) bir sorusu üzerine, Allah’tan korkmanın ve güzel ahlâklı olmanın Cennet’e girmeye sebep olacağını, güzel ahlâklı bir insana Cennet’in yukarı kısmında bir ev verileceğini, Peygamber’e en sevgili olan insanın ve Kıyâmet’te onun meclisine en yakın olacak insanın ahlâkı güzel olan kişi olacağını bildirmiştir. (Riyazu’s-Sâlihîn, 1/49-54).

Muhaddisler, Hz. Peygamber’in bizzat yaşadığı ve ümmetine tavsiye ettiği edeb ve ahlâk kaidelerini ihtiva eden hadîsleri, tasnîf ettikleri hadîs kitaplarında “Kitâbu’l Edeb”, “Bâbu’l Edeb” gibi başlıklar altında toplamışlardır. (bk. Buhârî Edeb; Müslim Edeb, Muvattâ Hulk…) Buna ilâveten İmam Buhârî “El-Edebu’l Müfred” isimli kitabını, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ahlâkî yaşayış ve emirleri ile ilgili hadîslerini derleyerek meydana getirmiştir.

Edeb, insanlara karşı bütün davranış ve muamelelerinde terbiyeli ve ahlâklı olmaktır. Selâm vermek, güler yüz göstermek, tırnak kesmek, sakal* bırakmak gibi nice İslâmî edebler vardır ki, bunlar Hz. Peygamber’in birer sünneti olduğu gibi, daha önce geçen peygamberlerin de sünnetidir.

Rivâyetlerle sabit olan edeb ve güzel ahlâk hakkındaki Peygamberî emirler bütün ümmeti ilgilendirdiği için edeb verme ve terbiye etme konumunda olan her kişinin bu emirleri önce şahsında tatbik etmesi, daha sonra da terbiyesi altında bulundurduğu kişileri bu güzel ahlâk ile ahlâklandırmaya çalışması gerekir. “Ey inananlar, nefsinizi ve ehlinizi tutuşturucusu taşlar ve insanlar olan ve kâfirler için hazırlanmış bulunan Cehennem ateşinden koruyunuz.” (Tahrim, 66/6) buyuran Cenâb-ı Allah hem nefsimizi hem de elimiz altında yetiştirmekle mükellef bulunduğumuz çoluk çocuğumuzu Allah ve Peygamberi’nin razı olduğu güzel ahlâk ile ahlâklandırarak bu suretle Cehennem’in azâbından korumamız gerektiğini ifâde etmiştir.

Her insan, elinin altında bulundurduğu kimselerin her türlü hak ve hukukundan eğitim ve öğretiminden, terbiyesinden, sorumludur. (Tecrîd-i Sarih trc., Hadis no: 487) Ebeveynin evlâd üzerindeki eğitiminin önemi hakkında Allah’ın Rasûlü: “Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzere doğar. Bundan sonra anası, babası onu Yahudi yaparlar, Nasrânî yaparlar, Mecusî yaparlar. Nitekim behîme, derli toplu bir behîme olarak doğurulur. Siz kusursuz doğan bu hayvan yavrularının içinde kulağı, dudağı, burnu, ayağı, kesik olanını hiç görüyor musunuz? ” buyurmuştur. (Müslim, Kader, 25) Hadîsi rivâyet eden Ebû Hureyre devamla: “İsterseniz şu âyeti okuyunuz” dedi. “O halde sen yüzünü bir muvahhîd* olarak dîne, Allah’ın o fıtratına çevir ki, insanları bunun üzerine yaratmıştır…” (er-Rûm, 30/30) Zikredilen âyet ve hadîsi şerif, insanın fıtraten temiz ve saf olduğunu, ahlâkın en güzeli olan İslâm’ı kabule kabiliyet ve istidatlı bulunduğunu ortaya koyar. Ancak, insana verilen yanlış bir eğitim onu kötü ahlâk sahibi ve inançsız bir insan durumuna getirir. Bu nedenle çevrenin ve ebeveynin çocuk üzerindeki te’dib terbiyesi tartışılmayacak kadar önemlidir. (Müslim, Kader, 22) Allah insanı fıtraten temiz yarattığı halde onun fıtratına uygun edebi verme işini babaya havale etmiştir. Babanın evlâda en güzel ve kalıcı hediyesi, onu iyi terbiye etmesidir. Terbiye edilmiş sâlih bir evlâd ölümünden sonra da baba için hayırlı amellerin yazılmasına sebep olur.

Ebû Hüreyre, Allah Rasûlü’nün şöyle dediğini nakletmiştir: “Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı altıdır: Ona rastladığın zaman kendisine selâm ver, seni yemeğe davet ederse icâbet et. Senden öğüt isterse öğüt ver. Aksırır da Allah’a hamd ederse “yerhamükellah” (Allah sana merhamet etsin) de. Hastalanırsa kendisini ziyaret et. Ölürse cenazesinde hazır bulun.” (Buhârî, Cenâiz, 2; Müslim, Selâm, 4-6).

Hadiste yer alan edebler:

1) Rastladığı zaman din kardeşine selâm vermek. İslâm âlimlerinin çoğuna göre selâm vermek sünnet, almak ise farzdır. Başka hadislerde selâmın yaygınlaştırılması ve bunun toplumda karşılıklı sevgi ve muhabbetin artmasına sebep olacağı bildirilmiştir.

2) Davete icâbet etmek. Bu davet düğün, sünnet cemiyeti ve benzerlerini kapsamına alır. Düğün davetine “velîme” * denir ki, buna icabet vacibtir. Çünkü hadiste “Her kim velîme davetine icabet etmezse Allah’a ve Resûlü’ne isyan etmiş olur.” (el-Askalâni, Buluğu’l-Meram Trc. A. Davudoğlu, IV, 315) buyurulmaktadır. Diğer davetlere icabet menduptur. Çünkü onlar hakkında velîmede olduğu gibi tahdîd yoktur.

3) Öğüt isteyene öğüt vermek. İstemeden nasihatta bulunmak menduptur. Çünkü hayra ve iyiliğe delâlettir.

4) Aksırır da “elhamdülillah” derse, bunu işiten “yerhamükellah” der. Hadiste: “Biriniz aksıracağı zaman hemen iki avucunu yüzüne koysun ve bunlarla sesini kıssın.” (Ebû Davûd, Edeb, 90) buyurulur. Aksırık tekerrür ederse, üç defaya kadar “yerhamükellah” (teşmit) da tekrarlanır. Aksırık insan için bir nimettir.

5) Hasta ziyareti yapmak. Hasta ziyaretini farz-ı kifâye sayanlar varsa da, İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğuna göre menduptur. Bunda hastayı tanımakla tanımamak ve hısım olmakla olmamak aynıdır. Hz. Peygamber (s.a.s.) müslüman hastalar yanında gayr-ı müslim hizmetkârını ve amcası Ebû Tâlib’i ölüm döşeğinde ziyaret etmiştir. Hizmetçi, bu ziyaret bereketiyle İslâm’a girmiştir.

6) Cenazede bulunmak. Cenaze tanıdık olsun veya olmasın hazır bulunmaya çalışmak gerekir.

Ebu Hüreyre’den rivâyet edilen başka bir hadis şöyledir:

“Kendinizden aşağı olana bakın. Sizden daha üstün olana bakmayın. Çünkü bu türlü hareket Allah’ın size olan nimetini küçümsememeniz için daha uygundur.”

İnsanoğlu genellikle kendisinden üstün bir kimse görünce onun gibi olmak ister ve Allah’ın kendisine verdiği nimetleri küçümser. Ötekine yetişmek için bu nimetlerin artmasını diler. Fakat dünya işlerinde kendisinden aşağı olanların durumuna bakarsa, elindeki nimetin kadrini bilir ve şükreder. Başka bir hadiste “Biriniz mal ve yaratılış (hilkât)ça kendinden üstün birini gördü mü, kendinden aşağı olana bakıversin.” (Buhârî, Rikâk, 30; Müslim, Zühd, 8; Tirmizî, Libas, 38)

Nevvâs b. Sem’ân (r.a.) Allah Rasûlü’ne birr ve ism’in anlamını sormuş, o, şu cevabı vermiştir: “Birr, ahlâk güzelliğidir. İsm ise, kalbini rahatsız eden ve başkalarının bilmesini istemediğin şeylerdir.”

Güzel ahlâk şu hadiste tarif edilir: “Güzel ahlâk, güler yüzlü olmak ve eziyet etmemektir.” (el-Askalâni, a.g.e., IV, 321)

İbn Mes’ud (r.a.) Allah Rasûlü’nün şöyle dediğini nakletmiştir: “Eğer bir yerde üç kişi iseniz, kalabalığa karışmadıkça, ikiniz ötekini bırakarak gizli bir şey konuşmasın. Çünkü bu, onu üzer.” (Müslim, Selâm, 26, 27, 28; İbn Mâce, Edeb, 50).

İbn Ömer, Rasûlullah’ın şöyle dediğini nakleder: “Bir kimse birini yerinden kaldırarak oraya kendisi oturamaz. Lâkin açılın ve genişleyin. “, “Bir kimse yerinden kalkar da sonra o yere dönerse, orası için başkasından daha fazla hak sahibidir.” (Müslim Edeb, 21; Ebû Dâvûd, Edeb, 28-139).

İsraftan sakınma ve nimetin kadrini bilme ile ilgili bir hadis şöyledir: “Birinizin lokması yemekte yere düşerse, üzerindeki bulaşığı gidersin ve yesin, onu şeytana bırakmasın.”

Selâmlaşmada âdâb: Ebû Hüreyre’den, Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur: “Küçük büyüğe, yürüyen oturana ve sayıları az olanlar çok olanlara selâm versin. ” (Buhârî, İsti’zân, 4-7; Müslim, Selâm, 1, Edeb, 46; İbn Hanbel, III, 444) Hz. Câbir (r.a.)’den: “Yaya giden iki kişi karşılaştıklarında hangisi önce selâm verirse o daha fazla ecir kazanır” hadisi rivâyet edilmektedir .

Ahlâk, hulk kelimesinin çoğuludur ve Arapça bir kelimedir. Huy, tabiat mânasında kullanılır. İnsanın yaradılışından gelen ve cemiyet içinde yaşanarak kazanılan iyi ve güzel huylar, insanın yaradılışından gelen bu hususiyetler, Kur’an’ı Kerim ve Sünnet’te sınırları çizilen, insanların iyiliğini ve mutluluğunu hedef alan kaidelerin hayata geçirilmesiyle kazanılan iyi ve güzel davranışların bütünü. Zıddı, ahlâksızlıktır .

Her toplumun kendi sosyal yapısına göre ahlâk anlayışı vardır. Bir topluma göre ahlâkî bir davranış kabul edilen bir fiil bir başka topluma göre ahlâksızlık olarak kabul edilebilir. İslâm dışı toplumlarda flört ve zina gibi fiiller normal bir olay kabul edildiği halde, İslâmî toplumlarda bu durum, Allah’ın emri ile haram kılınmış, en büyük ahlâksızlıktır. Öyleyse müslüman toplumumuza göre ahlâk ve ahlâksızlığın ölçüsünü Allah’ın yasakladığı ve yasaklamadığı fiiller olarak kabul ederiz.

Şamil İA

Âyet ve Hadisler Işığında Âdâb-ı Muâşeretten Örnekler

-Herkese karşı tatlı dilli, güler yüzlü açık kalbli olmak. Allah iyi huylu güler yüzlü kimseyi sever.

-Herkes ile güzel görüşmek, halka eziyet vermekten sakınmak. “Müslüman diğer müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kişidir.”

-Kötülüğe karşı iyilikte bulunmak ve halkın eziyetlerine karşı sabırlı olmak. Allah katında sıddîkların mertebelerine erişmek için zulmedeni affetmek, irtibatı kesenle irtibat kurmak esirgeyene esirgemeden vermek gerekir.

-Küskünlüğe, dargınlığa, düşmanlığa son vermek. Müslümanın müslümanla üç günden fazla dargın durması helâl değildir.

-Dargın iki müslümanın arasını bulmaya çalışmak. Yalan söylemenin câiz olduğu yerlerden biri, dargınların barışmalarını sağlamak için söylenen yalandır. Bu da sadaka vermek kadar hayırlı bir iştir.

-İnsanların kusurlarını araştırmamak, bilakis bu kusurları örtmeye çalışmak. Başkasının kusurunu arayan, önce kendi kusurunu görmelidir. Başkasının kusurunu örten bir müslümanın kusurunu da Allah örter ve onu affeder.

- Dostlar birbirlerini arkalarından müdafaa etmelidir, haklarındaki yanlış fikirleri düzeltmelidirler. Kardeşine yardımda bulunana Allah da yardım eder.

-İnsanlara karşı kötü zan ve töhmette bulunmamak, nefret uyandırmamak, dedikodu yapmamak. Bu sözlerin konuşulduğu yerleri terketmek.

-Her insanla, kapasite ve mevkilerine göre konuşmak. Câhille ilmî konuşma yapılamayacağı gibi, âlimle de câhille konuşulduğu gibi konuşulmaz. İnsanlara akıllarına göre hitap edilmelidir.

-Büyüklere hürmet ve saygı; küçüklere, düşkünlere şefkat ve merhamet; özellikle aile arasındaki fertlere iyi muamele etmek İslâm’ın esaslarındandır. Allah ana babaya saygısızlık bir tarafa “öf ” demeyi dahi yasaklamıştır. Başkasına merhamet etmeyene merhamet olunmaz.

-Herkes hakkında hayır dilemek ve, yardımda bulunmak müslüman kardeşliğinin bir özelliğidir. Ancak bu yardımlaşma kötülükte değil, iyilikte olmalıdır. Mümin kendisi için arzu ettiği güzel şeyleri Müslüman kardeşi için de arzu etmelidir. Kendini kötülüklerden koruduğu gibi etrafındakileri de korumaya çalışmalıdır.

-Selâm, müslümanlar arasında sevgi bağlarının kurulmasında önemli bir araçtır. Selâm vermek sünnet, almak ise farzdır. Peygamberimiz (s.a.s.) selâmı yaymamızı, tanısak da tanımasak da her müslümana selâm vermemiz gerektiğini bununla da imanımız olgunluğa erdiği için Cennet’e gireceğimizi müjdelemiştir. Bu nedenle gençler ihtiyarlara, binek üzerinde olanlar yürüyenlere, yürüyenler oturanlara, arkadan gelenler önden gidenlere, bir kişi çok kişiye selâm vermelidir. Selâma daha güzel bir şekil de karşılık vermek gerekir. “es-Selâmu aleykum” diyene “ve aleykumu’sselâm ve rahmetullâhi ve berekatuhu” denmelidir. Verilen selâmı alma durumunda olmayana selâm vermek mekruhtur. Yemek yiyene, namaz kılana, Kur’an okuyana, hutbe dinleyene selâm verilmemelidir. Kâfirlere selâm verilmez. Açıktan açığa Allah’ın emrini çiğneyen ve bu hâlinde ısrarlı olana da selâm verilmez. Topluma verilen selâma bir kişi karşılık verirse, diğerlerinin selâm alma sorumluluğu kalkar. Selâm getiren birinden selâmı almak, mektupta yazılı selâma ya mektupla ya da o anda sözle karşılık vermek gerekir. Eve girerken ev halkına selâm verildiği gibi ayrılırken de selâm vererek ayrılmak faziletli bir iştir. Boş bir yere girilirken de “es selâmu aleyna ve alâ ibâdillahi’s-Sâlihîn” diyerek selâm verilir. Selâm, müminin mümine yaptığı hayırlı bir duadır. “Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun. ” Mânasına gelen selâmlaşmanın yerini basit kelimeler tutmaz.

-Karşılaşan iki müslüman birbirlerinin ellerini tutarak müsafaha* eder, Peygamber’e (s.a.s.) salavât okur, hal hatır sorarlar. Bu durumda olan kişiler henüz birbirlerinden ayrılmadan Allah onlara mağfiret eder.

-Aksırana karşı hayır dua etmek. Aksıran kişi “elhamdülillah”der, yanındaki müslüman “yerhamükellah” yani “Allah sana merhamet etsin ” diye dua eder, aksıran kişi de “yehdîna ve yehdîkumullah ” yani Allah bizi de sizleri de hidâyete dâim kılsın” diye karşı duada bulunur. Buna “teşmît” denir.

Müddessir sûresi 4. âyetinde “Giydiklerini temizle. Kötü şeylerden sakın” şeklinde temizlik emredilmektedir. Giydiklerini temizlemek kalbi, ahlâkı ve ameli temizlemeden kinâye olarak kullanılmaktadır. Elbiseyi giyen şahsın ve onun dokunduğu her şeyin temizliği Kur’an ahlâkına uymanın gerektirdiği bir temizliktir. Her türlü nefsânî arzulara, şeytânî hileler ve alışkanlıklara mârûz kalan bir ortamda Kur’an’ın öngördüğü temizliğe dikkat etmek ve onu gerçekleştirmek insana büyük bir izzet kazandıracağından maddî ve manevî yönden temiz olmayan kimselerin kirlerine bulaşmadan ayrılmak mümin için önemli bir davranıştır. Bâtıl inanışları, kötü âdet ve alışkanlıkları câhiliyyet halkının daldığı ve insanı lekeleyen ve âhirette sorumlu tutacak her türlü bâtılı terketmek Kur’an ahlâkının istediği muaşeret edeplerindendir.

Gönlün temiz tutulması da Kur’an-ı Kerim’de emredilmiştir. “Bilmediğin şeyin ardına düşme; doğrusu, kulak göz ve kalb bunların hepsi o şeyden sorumludur.”(el-İsrâ, 17/36) buyrulması bunun açık delillerindendir.

-Müslüman gittiği meclise temiz elbiseyle gitmelidir. Yaşlı ve bilgili kimselerden üstte oturmamalı, kendine söz düşmedikçe konuşmamalı, söylenilen faydalı şeyleri dinlemelidir. Sonradan gelenlere yer vermeli, birbirlerine karşı güler yüzlü, tatlı sözlü olmalıdır. Meclisten ayrılırken arkadaşlarından izin alarak ve selâm vererek ayrılmalıdır.

“Ey inananlar, toplantılarda size ‘yer açın’ denince yer açın ki Allah da size genişlik versin. ‘Kalkın’ dendiği zaman da hemen kalkın ki Allah içinizde inanmış olanları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah, işlediklerinizden haberdardır.” (el-Mücadele, 59/11) buyrularak bir toplum kuralı belirtilmiş olmaktadır. Bu kural cemiyet ve cemaat muaşeretindendir.

- Müslümanlar uygun zamanlarda mümin kardeşlerini, büyüklerini ve yakın akrabalarını ziyaret etmeli, onların gönüllerini hoş etmeye çalışmalıdır. Ancak ziyâretin, çok uzun ve usandırıcı olmamasına özen göstermelidir. Ziyârete gelenlere imkân nisbetinde ikram etmelidir. Allah’a ve âhirete inanan, misâfirine izzet ve ikramda bulunmalıdır.

- Müslüman, din kardeşinin davetine icabet eder, ziyâretinde bulunur. Böylece aralarında muhabbet artmış olur. Peygamber (s.a.s.), “Sizden birinizi kardeşi düğün yemeğine veya benzer bir ziyâfete davet edince icabet etsin.” buyurmuştur. Ancak bu tür yerlerde Allah’ın yasakladığı içki ve benzeri şeyler bulunuyorsa oraya gitmemelidir. Kötülükleri engelleyeceğine kanaat getirirse, gidebilir. Merâsimler külfetten ve gösterişten uzak olmalıdır.

- Müslümanlar, din kardeşleri yanlarına geldiklerinde, hürmet olsun diye ayağa kalkabilirler.Âlim zatların ellerini öpmek câizdir. Ancak dünyalık bir menfaat elde etmek için el öpmek, boyun bükmek, hele hele dalkavukluk yapmak asla doğru değildir. Büyüklerin huzurunda yerlere kadar eğilmek ve yeri öpmek haramdır.

-Müslümanlıkta komşuluğun büyük ehemmiyeti vardır. Komşu haklarına son derece riayet etmeli, onlara zarar verecek her türlü hareketlerden kaçınmalıdır. Kötülüklerinden, komşusu emin olmayan kimse gerçek mümin olamaz.

- Hastaları ziyârette bulunmak, onların afiyetlerine dua etmek dinî bir görevdir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadisinde: “Beş şey vardır ki, kardeşine karşı müslümana vazife olur. Bunlar da, verilen selâmı iâde, aksırana hayır dua, davete icâbet, hastayı ziyâret ve cenazeleri mezara kadar takip etmektir. ” buyurmuştur. Müslümanlar, vefat eden din kardeşlerinin cenazelerini kabirlerine kadar üzüntülü ve düşünceli götürür kabre defnederler, haklarında rahmetle duada bulunurlar. İmkân buldukça müslümanın cenaze namazını da kılmalıdır. Kabirlerini ziyâret ederek haklarında hayır duada bulunmak bir vefa borcudur. Ancak kabir ziyâretleri İslâmî ölçüler içerisinde olmalı, aşırı ta’zim hareketlerinden sakınmalıdır. Kabir ziyâreti insana ölümü ve geleceğini hatırlatır, uyanmaya vesile olur.

- Evlere ve odalara girerken usule riayet etmek gerekir. Cahiliye devrinde evlere hücum edilircesine girilirdi. Ziyâretçi eve girer ve girdikten sonra da ‘girdim’ diye seslenirdi. Çok defa, ev sahibinin ailesiyle onları başkasının görmesi doğru olmayan hâlde, kadın veya erkeğin avret yerlerinin açık olduğu olurdu. Bu hâl, üzüntü verip gönülleri yaraladığı gibi evleri emniyet ve huzurdan yoksun bırakırdı. Ayrıca gözler tahrik edici yerlere takıldığı zaman nefisleri bu şekilde fitneye sürüklerdi. İşte bu sebepten dolayı Allah müslümanları yüksek bir âdâb-ı muaşeretle terbiye etmiştir. Evlere girmeden izin isteme âdâbı ve ev halkına güven verip onlardan kuşkuyu gidermek için girmezden evvel selâm verme âdâbını getirmiştir.

“Ey inananlar, kendi evlerinizden başka evlere, izin alıp halkına selâm vermeden girmeyiniz. Herhalde bunun, sizin için daha iyi olduğunu düşünüp anlarsınız.” “Eğer orda kimseyi bulamazsanız size izin verilinceye kadar içeri girmeyin. Bu sizin için daha iyidir…” (en-Nur, 24/27-28). Aynı şekilde erginlik çağına erişmemiş çocuklarla hizmetçilerin başkalarının odalarına girerken izin almaları yolunda eğitilmeleriyle bunların girmesinin ancak hangi vakitlerde olabileceği de belirtilmiştir:

“…Sizden henüz erginlik çağına erişmemiş çocuklar üç vakitte sizden izin istesinler. Sabah namazından önce, öğlenden sonra elbisenizi çıkarıp yatacağınız vakit ve yatsı namazından sonra. Bunlar, sizin üstünüzün açılabileceği üç vakittir. Bunun dışında ne size ne de onlara bir günah yoktur. ” (en-Nur, 24/58).

İşte böylece İslâm, gerek başkaları için gerek ev halkı için çiğnenmesi asla doğru olmayan özel bir dokunulmazlık koymuştur. İslâm’da devletin temeli aile olduğundan, insanlar evlerinde yabancı kimselerin anî baskınlarına maruz bırakılmaz. Ancak ev sahiplerinden izin isteyip, onların müsâadesi alındıktan sonra girilebilir.

-Müslümanın davranışları yumuşak ve yavaş olmalıdır. Bu muaşeret kuralı için Kur’an-ı Kerim’de tavsiye ve emir buyrulan açık ve anlaşılır şu âyet ne güzeldir:

“İnsanları küçümseyip yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenip övünen kimseyi sevmez. Yürüyüşünde mutedil ol, sesini de kıs. Çünkü seslerin en çirkini eşeklerin sesidir.” (Lokman, 31/18-19).

-Müslüman doğru sözlü olmalıdır. Kur’an-ı Kerim, Müminlerin doğru ve dikkatli konuşmasını, söyleyecekleri sözü ölçülü ve bu sözün nereye varacağını düşünerek söylemelerini emretmekte ve onları sâlih amele yol açan güzel söz söylemeye yönlendirmektedir. Çünkü Allah, doğruların, doğru sözlülerin yardımcısıdır. Doğru sözlülerin hareketlerini hatadan korumayı, işlerini düzeltip yoluna koymayı kendilerine bir mükâfat olarak vâdetmiştir. Bu güzel davranışı yerine getiren müminin hatalarını Allah’u Teâlâ’nın bağışlaması ne engin bir rahmettir. İnsanoğlunu da ancak Allah’ın bu bağış ve rahmeti kurtarabilir:

“Ey inananlar, Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin ki Allah işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse büyük bir başarıya erişmiş olur. ” (elAhzab, 33/71)

- Müslüman israf etmemelidir. İsrâf, herhangi bir şeyi gereğinden fazla kullanmak demektir. “…Yeyin, için fakat israf etmeyin, Allah israf edenleri sevmez.” (el-A’raf, 7/31) buyurulmaktadır. Yine “…Allah, israfçı ve yalancı kişiyi hidâyete erdirmez. ” (el-Mü’min, 40/28) düsturu yer almaktadır. En’am Sûresi 141. âyeti de yine bu hükmü beyan etmektedir: “..İsraf etmeyin, çünkü Allah israf edenleri sevmez.”

İnsan iyilik yaparken de isrâf yapmamalıdır. “..onlar infak ettikleri zaman bile israf etmezler.” (el-Furkan, 25/67)

Ayrıca kusurları bağışlamak her işi güzel bir niyetle ve saf bir kalb ile yapmak, işlerinde doğruluktan ayrılmayıp dirayet ve akıl dairesi içinde yürütmek, büyüklerin dine uygun emirlerine itaat etmek, halkın itimadını ve güvenini kazanmak, her işte aşırı gitmemek, münasip kişilerle güzel bir sûrette görüşüp konuşmak, kendisine emânet edilen sırlara ve eşyaya hainlik etmemek, zulümden uzaklaşarak insafla hareket etmek, insanlara karşı mütevâzî olmak, sözünde durarak ahdine vefa göstermek, ihtiyaç sahiplerine karşı cömertçe davranmak, insanlar hakkında daima iyi zan beslemek, lüzumsuz ve kalb kırıcı sözlerden sakınmak, her yaptığı işi hakkâniyet ölçüleri içinde yapmak, kızgınlık ve şiddetten sakınarak yumuşak huylu olmak, namusu, haysiyeti ve mukaddes değerleri korumak, daima hayır ve iyilik yolunu tutmak, dostluğa önem vermek, hakkına razı olmak, vaktini boşa geçirmeden çalışmak, korkaklığı terkederek yiğit ve cesur olmak, yapılan iyiliklere karşı teşekkür etmek, şehevî duygularına hakim olmak her türlü belâ ve musîbetlere sabretmek, bir işte azim ve sebat sahibi olmak, günahlardan kaçınmak, herkesin mertebesini bilip hakkında ona göre muamele etmek, kanaat sahibi olmak, şaka ve nüktelerinde bile ahlâk dışı olmamak, başkalarını kötülemekten kaçınmak, kendini yüksek görmemek, içi başka dışı başka olmamak, insanlığa ve inançlarına uygun olan her şeyi yapmak, bu işi yapmadan evvel o işin ehli ile istişâre’de bulunmak, yaptığı iyilikleri başa kakmamak, ağır başlı ve vakur olmak, koğuculuk yapmamak gibi güzel meziyetler insanlar arasında saygınlık ve muhabbet doğurur. Bunlara riayet etmek İslâm’ın ortaya koyduğu muaşeret âdâbındandır.

Hürmet edin, ancak hürmet beklemeyin!

Hürmet edin, ancak hürmet beklemeyin!


Bir şahsın hürmet beklememesi bizim ona hürmet etmemize mani değildir. Meselâ, Efendimiz (sas) kendisi için ayağa kalkan sahabeyi her defasında ikaz etmiş ve “Acemlerin büyüklerine ayağa kalktığı gibi ayağa kalkmayın.” buyurmuştur.Ama, sahabe de her defasında, O’na hürmeten ayağa kalkmıştır. Biz bu tabloda her iki tarafın kendine âit vazifeyi nasıl dengede tuttuklarını görmekteyiz. Ve yine Efendimiz (sas), hakemlik için gelen Sa’d b. Muaz’ı kastederek yanındakilere, “Efendiniz için ayağa kalkın.” buyurmuşlardır. Bu bir edep öğretisidir. Ne var ki, kendisine hürmet edilen şahıs da mutlaka kendine düşeni yerine getirmelidir. Yani, insanlardan katiyen hürmet etmelerini beklememelidir. Zaten Allah Rasulü, “Kim kendisi için kıyam edilmesini arzu ederse cehennemde yerini hazırlasın.” buyurarak bu hususa da ışık tutmuştur. Ancak, bu mevzuda da biz, bize düşen görevi yerine getirmek zorundayız.

Zorundayız, zira büyüklerin iç muhasebesini sağlamak bir manada bizim vazifemiz değildir.

Ali Budak

Edebin böylesi

Edebin böylesi

 

 

Hz. Âişe (r. anhâ) vâlidemiz, Hz. Ebû Bekir’in (ra) kızı olması ile birlikte, Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem’in zevcesi ve müminlerin anası olması hasebiyle, Hz. Ebû Bekir ona sürekli olarak “Yâ Ümmâh!=Anacığım!” diye hitâp etmiştir. Doğrusu bu ne edep ve bu ne Peygamber saygısıdır böyle; Ya Rabbî! İşte o günden beri bütün inananların, Hz. Ebû Bekir’e karşı bu derece gönül dolusu sevgi ve saygı göstermelerinin sebep ve hikmetini, onun bütün samimiyet ve sadâkatiyle hiç tereddüt etmeden başından beri İslâm dâvâsına sahip çıkmasının ve Yüce Hak dostu olmasının yanında, bir de Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem’e karşı son derece edepli ve saygılı olmasında, O’na karşı tazim ve ihtiram hisleriyle dolup taşmasında ve edebin en ince noktalarına kadar riâyet etmesinde aramak ve görmek lâzımdır.

Ali Budak

Edep Nedir?

Edep Nedir?

 

Edep, değişik açılardan tanımlanmıştır. Örneğin; “Edep, ona sahip olan kişiyi küçük düşürücü durumlardan koruyan bir melekedir.” denmiştir. (Meleke, güzel huy ve alışkanlık demektir.) Yedinci asırdan itibaren yazılmaya başlanan edep kitaplarında medenî ve ahlakî davranış tarzları (âdâbı muaşeret) ve bu konularda gerekli olan pratik bilgiler ayrıntılarıyla zikredilmiştir.

Giderek gelişen edep kültürü, (1) her seviyedeki insana hitap eden ahlakî-edebî hikmetler, (2) seçkin ve aydın kişilerin duygu, düşünce tarzlarına güzellik ve incelik kazandıran kültürel edep, (3) yöneticilerle diğer üst seviyedeki meslek erbabının meslekleriyle ilgili kural, âdâp ve erkan, özel davranış tarzları şeklinde üç bölüme ayırmak mümkündür. Edeple ilgili ayet ve hadisleri bir araya toplayan bağımsız eserler de yazılmıştır. Hz. Peygamber’in sünnetinde, müekked ve zevaid sünnet dışında kalan davranışlar, fıkıh literatüründe genel olarak edep terimiyle ifade edilmiş ve “âdâp” başlığı altında ele alınmıştır. Birçok faziletin kaynağı olan edebe uygun davranış tasavvufî hayatta da çok geniş bir uygulama alanı bulmuştur. İlk sûfîler camiye girmenin edebinden helâya girmenin edebine kadar bütün davranışlarını belirli kurallar çerçevesinde düzenlemişlerdir. Daha sonra bu kurallar âdâb ve erkân tabirleriyle ifade edilmiştir. Zaten tasavvuf terbiyesinin amacı sâliki, hem Hakk’a hem halka karşı iç-dış, yani düşünce, hayal, söz ve davranışları itibarıyla edepli hale getirmektir. Sûfîler zerâfet ve nezâket kaynağı olan bu anlayışı, çok sık kullandıkları “Edep ya hû” sözüyle ifade etmişlerdir. Tasavvuf erbabının edebe verdiği önem bazı hallerde özden uzaklaşma ve ruhî değerlere yabancılaşma gibi bir sonuç doğurmuş, bu da şekilden çok öze, bedenden çok ruha, dıştan ziyade içe önem vermesi gereken tasavvufun merasimcilik ve gelenekçilik haline dönüşmesine neden olmuş ve bizzat kendileri tarafından tenkit edilmiştir. Abdulbaki Gölpınarlı, çocukluk günlerindeki durumu şöyle anlatıyor: “Tarikatta edep, yapılması gereken şeylerdir. Edep, yemede, içmede, oturmada, kalkmada, yürümede, yatmada, konuşmada, ibadette… hasılı her şeyde vardır. Çocukluğumu hatırlarım, bir az hızlı yürüsem, ayağımı yere vurarak bassam, kızarak, paylayarak değil, inandırarak, anlatarak “ne yapıyorsun Baki, o nasıl geziş?” derlerdi. “Her şeyin canı var yavrum, tahta incinmez mi? Bak yerlere döşenmiş, bizi üstünde gezdiriyor, bizim de ona hürmet etmemiz, onu incitmememiz gerekmez mi?” Yemekte ağız fazla şapırdatılamazdı, yüze bakılması yeterliydi. Çünkü yemekte kimseden ses çıkmamalıydı. Bardağı yere koyarken ses çıkarmak ayıptı. Bardak ve konduğu yer incinmemeliydi. Hem de bardakla görüşmeden, yani bir kenarını öpmeden, su içmek ya da içtikten sonra görüşmeden yere koymak iyi karşılanmazdı. “O”, derlerdi, “Bize hizmet ediyor bizim de ona izzet (saygı) etmemiz lazım.” Uyuyan kimsenin uyandırılması gerekirse yastığına hafifçe vurularak hafif bir sesle “âgâh ol erenler” denilirdi. Bağırarak konuşulmaz, biri söylerken sözü kesilmezdi. Kulağa fısıldamak, kahkahayla gülmek gibi şeyler ayıp karşılanırdı. “Ben” diye konuşulmaz, “fakîr” ifadesi kullanılır; şayet ağızdan “ben” sözü kaçsa derhal ilave edilirdi: “Benliğime lânet!” Gelen misafirin ayakkabıları kapıya doğru çevrilmez, içeri doğru çevrilirdi. Kapıya doğru çevirmek bir daha gelme demekti. Bir de içeriye çevrilen ayakkabıları giyen, evdekilere arka çevirmeden giymiş olur ve arkasını çevirmeden kapıdan çıkardı. Yüze tokat vurulmaz, insana hiçbir suretle sövülmez, insanın her şeyi mukaddes sayılırdı. Tıraş esnasında dökülen saçlar bile toplanıp ayak değmez bir yere gömülürdü. Bütün bu ve benzeri edeplerde çıkış noktası, her şeyin canı oluşu, bizden ayrı olmayışı ve insanın mukaddes bir varlık bulunuşuydu. Kapı çarpılarak gürültü ile örtülmez, yavaş örtülürdü. “Kapıyı kapat” denmez, “kapıyı ört” veya “kapıyı sırla” denilirdi. Allah kimsenin kapısını kapatmasın! “Lambayı söndür” denmez, “lambayı dinlendir” denilirdi. Muhasibî’nin sürekli diz üstü oturduğunu gören dostları, “Neden kendine bu kadar eziyet ediyorsun?” diye sormuş ve şu cevabı almışlardı: “Çünkü, Hakk’ın müşahede ve huzurunda köle gibi oturmaktan başka türlü oturmaya utanıyorum!” Bir de koltuğuna yayılmış, elinde sigarası, bacak bacak üstüne atmış, daracık pantolonunda bütün kaba hatları belli olan, şişmiş göbeğini kuşatacak kemer deliği kalmamış, küçük dili görülecek şekilde kahkaha ile gülen, adeta “küçük dağları ben yarattım!” dercesine haddini aşan günümüz insanına bir bakın! Kimdir o ve kimin huzurunda oturmaktadır? EDEP NEDİR? “Hayret etme, çok beğenme” anlamındaki Arapça e–d–b kökünden türetilen edep, “güzelliği dolayısıyla insanı şaşırtan, takdirini kazanan şey” demektir. Bir kimsenin sahip olduğu meziyet ve fazilet başkalarında hayranlık ve takdir hissi uyandırdığı için edep diye adlandırılmıştır.

ABDULHAKİM YÜCE

 

Çocukların yaşlarına göre edep sınırları

Çocukların yaşlarına göre edep sınırları

Bir, üç, beş yaşlarında, en küçüğü kız, üç çocuğumuz var. Onların bakımlarını, temizliklerini, banyolarını eşim ile ortaklaşa yapıyoruz. Çevremizden, çocukların temizlikleriyle uğraşırken onların edep yerlerine bakamayacağımızı, dokunamayacağımızı söyleyenler var. Bu sözün dinen doğruluk payı nedir?

Dinen anne-baba olmanın getirdiği mesuliyetlerden biri de çocuklarımıza yaşlarına uygun olarak, edeple ilgili örtünme mevzularını öğreterek yaşamalarını sağlamamızdır. Bunu yaparken kendilerine son derece şefkatli ve saygılı olmamız durumunda çocuklarımız öncelikle kendilerine saygılı olmayı ve kişiliklerini kazanmayı başaracaklar sonra da bize saygılı ve minnettar olmakla beraber dinlerini de yavaş yavaş, yaşlarına uygun olarak kavrayacaklardır. Küçük yaştaki erkek ve kız çocuklarının edep (dinen örtülmesi gereken = avret) yerlerinin sınırlarını tespit etme konusunda, dört mezhep fakihleri aralarında üç gruba ayrılmıştır. Malikiler, bu konuda hafif ve gevşek davranırken Hanefiler ve Hanbeliler vasat bir tutum izlerler. Şafiler ise oldukça sert tavır alırlar. Hanefilere göre; çok küçük çocukların yani, sıfırla dört yaş arasının edep yeri yoktur. Bu yaştaki çocukların bedenine dokunmak, bakmak, sevmek mübahtır. Dört-on yaş arası çocukların ön ve arka uzuvları, bunların etrafı, uyluklar edep yerleri kabul edilir. On yaşından sonra çocukların edep yerleri, namazda ve namaz dışında, buluğ çağına gelmiş bir erkeğin edep (avret) yerleri gibi kabul edilir. Bu noktada, kız çocuğu olsun, erkek çocuğu olsun fark etmez. Malikiler; erkek ve kız çocuğu arasında ayırım yapmaktadır. Sıfır-sekiz yaş arası erkek çocuklar için edep yeri yoktur. Bir kadının bu yaşa kadar herhangi bir çocuğun bütün bedenine bakması ve ölüsünü yıkaması caizdir. Dokuz-on yaş arasındaki bir erkek çocuğun bütün bedenine bir kadının bakması caizdir, fakat bu çocuğu yıkaması caiz değildir. On üç yaş ve sonrası erkek çocuğunun edep yeri, erkeğin edep (avret) yerlerinin aynısıdır. Sıfır-iki yaşını doldurmamış kız çocuğunun edep durumu yoktur. Üç yaşından dört yaşına kadar olan kız çocuğunun, bakmak yönünden edep durumu yoktur, fakat dokunmak bakımından edep durumu vardır. Yani, bir erkeğin bu yaştaki kız çocuğuna bakmasında bir sakınca olmamasına rağmen ona dokunması, onu yıkaması caiz değildir. Şafilere göre; küçük kız çocuğunun edep yerleri büyük kadınlar gibidir. Küçük erkek çocuğunun edep yerleri, erkeklerde olduğu gibi diz kapakları ile göbek arasıdır. Hanbelilere göre; sıfır-yedi yaşa ulaşmamış erkek çocuğu için edep durumu yoktur. Bu çocuklara bakmakta ve dokunmakta bir sakınca yoktur. Yedi-on yaş erkek çocuklarında edep yerleri sadece ön ve arka uzuvdur. Yedi-on yaş kız çocuklarının mahremleri (nikah düşmeyen kişiler) yanında edep yerleri göbek ile diz kapağı arasıdır. Bu çocukların yabancılar arsında görülmesi dinen yasak olan (avret) yerleri, yüz, boyun, baş, dirseklere kadar eller, baldır ve ayaklar müstesna bütün bedenidir. On yaşındaki erkek çocuğu tamamıyla büyük erkekler gibidir. Bu bilgilerden de anlaşıldığı gibi, edep yani, vücudunun dinen örtülmesi gerekli yerleri olmayan çocukların bedeni temizliklerini anne-baba, erkek-kız çocuk ayırımı olmadan yapabilirler. Yaşı itibarıyla edep durumu beliren çocukların, edep (avret) sınırları gözetilerek edep bölgeleri örtülmek suretiyle ve bu bölgelere dokunmadan bedeni temizlikleri yapılır. Edep bölgelerinin temizliği çocukların kendilerine yaptırılmalıdır. Bu konu, çocukların cinsiyet ve kişiliklerinin kazandırılarak yetiştirilmesinde çok önemlilik arz eder. Çocukların kendilerini anlamaya başladıkları yaşlarından itibaren onların edep yerlerine dokunmak, kavramak ve sevmenin onların yanlış duygular hissetmelerine sebep olduğu, eşcinselliğe yol açıcı olduğu artık psikologlar tarafından da dile getirilip, cinsel davranış bozukluklarının (doğuştan olmayanları) çoğunluğunun yetiştirme hatalarından kaynaklandığını ifade edilmektedir.

DR. JALE ŞİMŞEK

Edep Yâ Hû!

Edep Yâ Hû!

FATİH ÇITLAK

Edep tâbiri değişik vesilelerle günlük hayatımızda varlığını gösterir. Hatırımıza gelen bazı tabirleri zikredersek, mesela, bizde ahlâkî duruşuyla saygı uyandıran kişilere müeddep, İlâhî kudretin ve içtimâi (sosyal) âdetlerin farkına varmadan yaşayan kişilere edepsiz, güzel davranışa sevk etme hâline te’dip, ince ve zarif sözlü kimseye edip ve bu lisanî güzelliklerin ilmi sahadaki adına edebiyat denilmesi, bizdeki edebe verilen ehemmiyetin hemencecik aklımıza gelen numunelerindendir. Ayrıca edep kaidelerinin geneline adap, cemiyet hayatımızda dikkat edilmesi gereken görgü kurallarının adab-ı muaşeret şeklinde isimlendirilmesi, edep kelimesinin hayatımızdaki yerini gösteren örneklerdendir.Örfümüzde ahlâkî tüm güzellikler edep kelimesiyle özetlenmiş ve artık ahlâk denilince edep, edep denilince ahlâk anlaşılır olmuş. Edep kelimesi bize Arapçadan geçtiği halde Türkçeleşmiştir.

Alimler Cenab-ı Hakk’ın ayetlerini ayat-ı ilmiye ve ayat-ı kevniyye olmak üzere iki kısma ayırmışlar. Ayat-ı ilmiye, Hak Teala’nın melekleri vasıtasıyla peygamberlerine vahyettiklerine; ayat-ı kevniyye ise kainattaki bütün varlıklardaki tecellisine deniliyor.

İşte edep, bu varlık aleminde kişinin idraki ve ayetlerle uyum halinde yaşamasıdır. Dolayısıyla ahlaki güzellikleri ve edebi ekstradan bir şeymiş gibi görmek veya dindar olmayı edepten farklı gibi telakki etmek fevkalade yanlıştır. Din edeptir, edep dindir; ayrılık gayrılık yoktur.

Ahlak, hulk (yaratılış, yaratılma) kelimesinden türemiştir. Bu hususa dikkat çeken tasavvuf büyükleri ahlak için “Seni hâlık (yaratıcı) ile mahluk (yaratılmış) arasında daima rızaya uygun harekete muvaffak kılan edeptir” şeklinde tarifler yapmışlardır.

“Edep Yâ Hû” yazısını gördüğünüzde eminiz ki hepinizde farklı farklı çağrışımlar uyanmıştır. Âşina olduğumuz bir tâbir “Edep Ya Hû”. Eskiden konaklarda, evlerde, tekkelerde, sohbet edilen mekânlarda levha şeklinde yazılan, yakın zamana kadar da dilimizden hiç düşmeyen bir kelâm; fakat bu söz de kültür erozyonundan nasibini almış. “Edep Yâ Hû” sözü iyice alışılmış, alelâde söylenegelmiş ve bu sebepten dolayı ifade ettiği mefhumdan da uzaklaşmış gözüküyor. Sözler, içlerinde barındırdıkları mefhumları algılayabilen dimağlar buldukça hayatiyetlerini sürdürebilir, özlerini gösterebilirler. Hayat damarları kuruyan sözler öylece boşlukta asılı kalır durur. Kaybolmaz belki, ancak onu anlayanlar olduğu zaman rahmet yüklü buluttan inen yağmur gibi tekrar bereketini o müsâit zemine akıtır. Eskiden bu küçücük sözle çok mânâlar ifade edilirken şimdilerde dar kalıplar içine sıkışmış mânâdan uzak vehimler kol gezmekte.

“Edep Yâ Hû” edebe, ahlaka davettir. Aynı zamanda bir ikazdır. Ama bu uyarı edepsiz kimseye değil, edebi bilen kişiyedir. Çünkü ‘ya hu!’ hitabı ‘Hu’ya aşina olana yapılır. O’nu bilen O’nun edebini bilir. O’nu yani Hu’yu bilmeyen edebi nasıl bilsin ki edebe davet edilebilsin? Yani şöyle denilmek istenir: “Ey edebi bilen kardeşim! Maruz kaldığın bu saygısızlık seni edepsize karşı edepsizce harekete sevk etmesin. Edeple karşılık ver. Edebi senden öğrensinler.”

Bu davet sadece edebi hatırlatmaz. Ezeldeki birlik ve tevhidi de hatırlatır. “Yâ hû!” lafzıyla gerçekleşen bu hatırlatma kişiye mahiyetini, insan derecesini ve ulvi hissedişleri kaim kılar. Hepimiz başka başka suretlerde, ama “Hu” ile hareket eden, Cenab-ı Hakk’ın nefhasının mazharlarıyız. Aslımız ve masdarımız hep O Hu’dan. “Edep Yâ Hû” demekle adeta şunlar ifade edilmek istenir:

Ey ezelde nur iken şimdi farklı farklı isimlerle anılan, aslında Hu’dan ibaret olan kardeşim, Allah Tealâ’nın ruhundan ruh üfürdüğü, en büyük emanete sahip, îman tacıyla ziynetlenmiş; benlikten, senlikten öte O “Hû”nun mazharı olmuş “O”! Ey sahibi “Hû” ve sahibi “O”! olan! Sana “O”nun tarafından verilen bâki, kaybolmaz, hatta görülmez edep libasını taşıyan “O”! Bu edepten uzaklıkları görüp de sakın kendindeki emaneti zayi etme. “O”na nefsinin süfli perdeleri ile o edebi örtme. Baki olanı ve baki olan edebi fani, kaybolup gidici hallerle heba etme. O bakiyi bu faniye değişme. Sen her an tecellisi ile her şeyin O’ndan olduğunu hatırla. Dönüşün “O”na olduğunu unutma. Edep Yâ Hû ikazımızı da O’ndan bil…

52 (Elli iki ) gün: Dursun Ali Erzincalı

Elli Iki Gün
Alemlerin Rabbi olan Allah
Bir peygamber gönderecekse eğer
Yıldızlarla duyurdu bu haberi
Kamer menzillerinde üç yıldız doğa,


Şimdi son kez doğacak yıldızlar
Müjde üstüne müjde
Nur üstüne nur gibi,
Şimdi son kez müjdeleyecek
O son aziz Peygamberi…

Elli iki gün var…
Hane-i Saadet’te hüzün ve sevinç iç içe
Tesellisini bekliyor annelerin annesi,
Eşini kaybetmiş hazin bakışlarıyla
İncisini bekliyor
Belki o minik kalp atışlarını duyuyor.
Belki gözyaşı döküyor,
Babasız dünyaya geleceğine,
Ama taşıdığı rahmetin farkındadır Hz. Amine…
Tam elli iki gün var.
Ve yıldızlarında ötesinde hazırlıklar…
Kuşlar var,
Kuşlar…
Bakışlarıyla mesafeler aşmakta…
Kuşlar;
Dünyadan çok uzakta;
Ama hızla dünyaya yaklaşmakta…

Tam elli iki gün var…
Mekke-i Mükerreme’de bir felaket haberi;
Yemen valisi Ebrehe, Kabe’ye saldıracak!
Abdülmuttalib’in alınan iki yüz devesi…
Mekke reisi, develerini istiyor,
Kabe’nin sahibi Kabeyi koruyor!

Ebrehe öfkeli; ‘Onu bana karşı kimse koruyamaz’ diyor.
Kureyş’in Ulusu son sözünü söylüyor;
Ben Ona karışmam, işte Sen işte O…
Elli iki gün var…
Mekke halkı tepelere yürüyor, dağ başlarına
Mekke boşaltılır, Harem-i Şerif mahsun, Abdülmuttalib mahsun…
Kureyş’in Ulusu Kabenin halkasına tutunur,
İlahi, dokunulmazlığı tehlikeye düşmüş olanları koru…
Kabe’yi ve Kabe Halkını Koru…

…Ve ardından O’da yürür Dağlara,

Bir tek örtüsü kalır Kabe’nin
Yemen alacası bir örtü…
Hane-i Saadet yalnız, makam-i İbrahim yalnız…
Hicri İsmail, Hacer-ül Esvet,
Ve Kabe-i Muazzama yapayalnız…

Ve Kuşlar;
Ayak yapılarından belli ki, sadece uçmak için yaratılmışlar,
Bir yere kesinlikle konmayacaklar…
Kuşlar… hızla dünya semasına yaklaşmakta.

Elli iki gün var…
Muassaf vadisinde Ebrehe’nin ordusu,
En önde devasa bir fil, ardında altmış bin sefil,
Kabe’yi yıkmak için harekete geçiyor.
Daha adımını atmadan fil, Ebrehe’nin yol göstericisi Tufeyl,
Yaklaşıp kulağına bir şeyler fısıldıyor…

‘Mamut, sağ ve selametle geldiğin yere dön!,
Çünkü sen, Allah’ın dokunulmaz kıldığı memlekettesin…’
Ve Tufeyl’de çekilir dağlara…
Ve fil dizlei üstüne çöker… orduda bir kargaşa.
ne oldu bu file?, yönü başka tarafa çevrilince koşuyor,
Hem de delice bir süratle…
Ama Kabe’ye doğru döndürülünce yüzü, kapanıyor dizlerinin üstüne.
Ucu sivri demirler sokuluyor burnuna, Mamut kalksın ve yürüsün diye,
Ama nafile…
Tam o esnada gökyüzünde Yemen tarafında bir karartı,
Kapkara bir bulut gibi, deniz üzerinden git gide yaklaşan,
Yaklaştıkca netleşen bir karartı…
Ve dehşetle açılan gözler…

Ve sapsarı kesilen yüzler…
Bir ses:
‘Dayana bilecekseniz bakın’ diyor. Çünkü,
Gökten Ebabiller yağıyor…

Yeryüzünde hiç görülmemiş kuşlar, irili ufaklı, bölük bölük, fırka fırka,
Birbiri ardınca,
Başları vahşi hayvanların başı gibi, gagalarında ve ayaklarında taşlar,
Pişirilmiş çamurdan.
Kanatları benek benek karbeyazı,
O ilahi nur’dan, ve alınlarında bir yazı…
EL KAHHAR

Belli ki azap için yaratılmışlar.
İşte başlıyor azap…
Ebrehe ile altmışbin kişilik ordusu ve sicim gibi yağan taşlar…
Taşlaşmış yürekleri söküp çıkaran taşlar.

Elli iki gün var,
Kabe yalnız değil, Kabe sahipsiz değil.
Ve haykırıyor Kabe;

Hani nerede ordunuz?
Hani gururlanıyordunuz?
Hani kaçış yurdunuz?
Hem nereye kaçıyorsunuz?…

Takip eden Allah, nereye kaçıcaksınız?
Takip eden Allah…

Bu gün fil ordusundan bu azabı tatmayan hiç kimse kalmayacak.
Ebrehe malup, galip olan Allah,
Biliniz ki sonunuz alevli bir ahtır.
İntikam alanların en hayırlısı Allah’tır.

Yarabbi;
Bu gün ve bu günden sonra,
Eğer bir Ebrehe ruhu, toplayıp ordusunu, yürürse haremine…
Ne olur Ebabillerini gönderme.
Muhammedi muhabbetle dolu bir tek kalpde duruncaya dek gönderme kuşlarını.

O gün dağlara çekilen halk,
Nasıl korku içinde izlediyse Onları,
Bu gün Ebabiller izlesin bizi,
Ve yeryüzü duysun sesimizi…

Kabe’i Muazzamanın koruyucusu biziz,
Çünkü biz Ümmeti Muhammediz…

Ebabiller uzaklaşırkan Mekke’den
Kabe’i Muazzama Gönüller Sultanı’nı bekkliyor.
Anneler Anne’si Gül’ünü bekliyor…

Tam elli iki gün var…

Dursun Ali Erzincanlı

Bedir: Dursun Ali Erzincanlı


BEDIR

Hazırlanın uzunca bir yolculuk var şimdi.
Asr-ı saadete Cezîretül araba gidiyoruz.
Bismillah diyin
Bedir’e öyle girin
Gökte melekler, yerde siz
Ve bekleyin sessiz…
Gelince
İyi bakın onlara;
Hem kendi zamanlarının
Hem tüm zamanların en cesur yiğitleridir onlar
Gökte yıldız; yerde arslandır onlar
Yüz yirmi beş bin beden
Ama bir tek ruh,
Muhammedî ruhtur onlar

Aslanlar çıkmıştır Medine’den
Şimdi yoldadır Bedrin Arslanları
İşte bakın şu Hz.Umeyr
Aslan yavrusu.
Yaşı küçük diye geri çevirecek rasulullah
Ama öyle ağlıyor ki umeyr izin veriyor nebi
Ey sad bin ebi vakkas!
Sen bağla kardeşin Umeyr’in kılıcını
Boyu kısa bağlayamıyor.

Hz.Hamza’nın belinde iki kılıç duruyor.
Attığı her adım bir kalbi durduruyor.
Ey Hamza
Gördüğün hiçbir şeyden korkmazsın bu doğru
Ama heybetini gizli tut
Yürüyüşün ölümü korkutuyor.

Dinleyin Âlemlerin sultânını
O konuşunca rüzgar bile susuyor;
“Ey ashap! Hazır mısınız?”
Sad bin muaz ayakta:
“Ya Rasulallah!” diyor
“Seni hak dinle gönderen Allah’a andolsun ki,
Sen bize şu denizi gösterip dalarsan,
Biz de seninle birlikte dalarız.
Allah’ın bereketiyle yürüt bizi!”
Tebessüm buyuruyor Habîb-i Zîşan!
O, gülünce suya kanıyor susamışlar.
Güller açıyor yüreklerde.
Kederler unutuluyor.
O gülünce, cennetler yaratılıyor.
Gülüyor nebi ve yürüyorlar!
Mekke’de çekilen acılar dinmiş
Yürüyorlar!
Sanki yıldızlar yere inmiş.
Önlerinde Kâinatın Güneşi

İşte Hz.Ömer ve Hz. Ali
Biri Hattaboğlu!
Biri Haydâr-ı Kerrar!
Ve kolkola
Ölümün ağzına giriyorlar!

……………….

Bedir’de baba oğul,
Bedir’de kardeş kardeşe…
Mekke müşrikleri Üç yiğit istiyorlar önce
Üç yiğit gösterin aranızdan bize.
Melekler Alemlerin sultanına bakıyor
Kimi işaret edecek Sultan-ı Rasul.
Çünkü o işaret edince ay ikiye bölünüyor.
Acaba mübarek elleri kime uzanacak;

“Kalk ya Ubeyde! Kalk ya Hamza! Kalk ya Ali!”
Gördünüz mü yiğitleri!
Hamza’yı gördünüz mü?
Nasıl da salına salına gidiyor.
Ya Ali?
Sanki gökten iniyor, velilerin babası!
Ubeyde ayağından yara alıyor
Efendisine gidiyor hemen
“Ya Rasulallah, ben şehit miyim?” diyor
“Evet sen şehitsin”

Ve dua ediyor efendiler efendisi;
Rabbi Rahimine uzatıyor ellerini

“Allah’ım bana yaptığın va’dini yerine getir.
Allahım bu bir avuç insanı helak edersen,
Artık sana yeryüzünde ibadet edecek kimse kalmaz.

Bir fırtına kopuyor Bedir’de…
Hz.Mikail’in komutasında bin melek Rasulullah’ın Sağında!
Bir fırtına kopuyor Bedir’de
Hz. İsrafil’in komutasında bin melek Rasulullah’ın solunda
Ve bir firtina daha!
Hz. Cebrail,
Bin melekle Rasulullah’ın önünde
Üç bin melek alaca atlarla.

Ey Ebu Cehil!
Ne oldu?
Düğüne gider gibi çıkmıştın Mekke’den
Bedir’e çalgılarla, güle oynaya gelmiştin.
Sen Allah’ın Rasulünü
Ve O’na sevda çekenleri
Sahipsiz mi sanmıştın?
…………….

Dönüyorlar Bedir’den.
Esirler arasında Peygamber amcası Hz.Abbas!
Vakit gece…
Esirlerin elleri bağlı
Abbasın elleri sıkıca bağlı
Bir inilti yayılıyor geceye.
Uyuyamıyor rahmet peygamberi…
Ya rasulallah niçin uyumuyorsunuz?” diyor sahabiler.
“Amcamın iniltisi uyutmuyor beni”
ve hemen Ashâb-ı Güzin
Çözüyor peygamber amcasının ellerini.
Rasulullah öğrenince durumu emir veriyor:
“Tüm esirlerin çözün ellerini!”

Dönüyorlar Bedir’den,
Esirler arasında Peygamber damadı var.
Fidye karşılığı serbest kalacak.
Allah rasulüne bir gerdenlık uzatılıyor
Kızınız Hz.Zeynep göndermiş,
Beyinin fidyesi olarak…
Şefkat peygamberinin gözleri doluyor.
Çünkü bu gerdanlık,
Kızının düğününde Hz.Hatice’nin taktığı kendi gerdanlığıdır.
Yaşlı gözlerle konuşuyor nebi;
“ O’nu salıverseniz, gerdanlığı da zeynep’e gönderseniz olur mu?
“Olur Ya rasulallah sen üzülme!
Sen bize canlarımızdan daha azizsin!
Buyur, canımız feda sana yeter ki sen üzülme!”

Dönüyorlar Bedir’den
Sevgilileri dua ediyor
Peygamber duasıyla dönüyorlar;
“Kuluna yardım eden, dinini üstün tutan Allah’a hamdolsun.”
Hamdolsun Âlemlerin Rabbi’ne
Hamdolsun Âlemlerin Sahibi’ne.

Musab bin Umeyr: Dursun Ali Erzincanlı

Naat Arif Nihat Asya – Dursun Ali Erzincanlı

« Daha eski yazılar